Ekolojİk Ayak İzİnİn Ekonomİ PolİtİĞİ Üzerİne DÜŞÜnceler

Oleh Ali Alper Alemdar

404,5 KB 11 tayangan 2 unduhan
 
Bagikan artikel

Transkrip Ekolojİk Ayak İzİnİn Ekonomİ PolİtİĞİ Üzerİne DÜŞÜnceler

EKOLOJİK AYAK İZİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER ALİ ALPER ALEMDAR GİRİŞ İnsanlığın yaşadığı her çağ içinde bulunduğu kültürel, ekonomik ve bilimsel koşullarına göre adlandırılmıştır. Günümüz çağı ise bilgi ve enformasyon çağı olarak anılmaktadır. İnsanoğlunun uzaya rahatça gidip gelebildiği, teknoloji çağında beklenenin tersine, insanlığın temel sorunları; savaş, açlık, eşitsizlik gibi sorunlar halen birincil problem olarak karşımıza çıkmakta. Bunlardan biri de şüphesiz ki, ekolojik krizdir. Dünyamız her geçen gün kaynakların aşırı kullanımından ve doğaya salınan atıklar yüzünden, üretkenliğini ve kendini yenileye bilirliğini kaybetmektedir. Sanayi devrimi sonrasında küresel bazda gelişen kapitalist üretim tarzı, sınırsız büyüme ve yayılma arzusu ile el değmemiş birçok eko sisteme girerek, o sistemlerin yok olmasına ve sanayiye teslim olmasına neden olmuştur. Peki, bu durum değiştirilebilir ya da yok oluş yavaşlatılabilir mi? “Sürdürülebilirlik” kavramı ne kadar gerçekçi? Bu yazıda, bu soruların altında açılacak başlıklarla, sorulara cevap aranacaktır. Öncelikli olarak, ekolojik sürdürülebilirlik ölçütü olan ekolojik ayak izi incelenip, ülkeler arası bir analizle ülkelerin birbirleriyle olan ekolojik değişimlerini de bakılacaktır. Daha sonraki bölümde ise yine bu bağlı olarak, çevre ve ekoloji sorunlarının nasıl çözüleceğine dair fikirler tartıştırılıp, olası bir çözüme dair fikir geliştirilecektir. BİR EKOLOJİK SÜRDÜREBİLİRLİK KAVRAMI OLARAK “EKOLOJİK AYAK İZİ” Ekolojik ayak izi kavramı 1990lı yıllarda geliştirilen ve üretim-tüketimin dünyada olan ayak izini hesaplamak için kullanılan bir kavramdır. ( Weckernal ve Rees 1996). Ekolojik ayak izi, “Mevcut teknoloji ve kaynak yönetimiyle bir bireyin, topluluğun ya da faaliyetin tükettiği kaynakları üretmek ve yarattığı atığı bertaraf etmek için gereken biyolojik olarak verimli toprak ve su alanıdır ve “küresel hektar” (kha) ile ifade edilir. Buna altyapı ile atık karbondioksitsin (CO2) emilimini sağlayacak bitki örtüsü için gerekli alanlar da dâhildir.” (Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu, 2010). Bunun yanı sıra suyun da ayak izi ölçülemeye Hoekstra ve Hung (2002) tarafından geliştirilen yöntemle başlanmıştır. Su ayak izi kısaca insanın küresel temiz su kaynaklarına el koyduğu miktarı ölçer (Hoekstra 2009). Ekolojik ayak izi, üretim ve tüketim bazlı olmak üzere ikiye ayrılır. Üretimin ekolojik ayak izi; üretimin bir coğrafya ya da ülkenin biyolojik kapasiteye olan göstergesidir. Üretim içilen kullanılan kapasite ile ülkenin ya da coğrafyanın biyolojik kapasitesi arasında bir kıyaslama yapılıp, o ülkenin ya da coğrafyanın kaynakları hangi ölçüde kullanıp kullanmadığı, buna göre üretimin sürdürülebilirliği üzerine yorum yapılabilir. Tüketimin ekolojik ayak izi; bir kişi ya da topluluğun, doğal kaynakları sağlayan coğrafyadan bağımsız olarak tüketilen ürünlerin üretimi için kullanılan yenilebilir doğal kaynakları ifade eder. Eğer kişi başı tüketim ayak izi, küresel ölçekteki kişi başına düşen biyolojik kapasite ortalamasının üzerinde ise, bu sürdürülemez bir tüketimin göstergesidir (Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu 2010) . Genel olarak ekolojik ayak izini McDonald ve Patterson (2004) tanımladığı üzere “kapasiteyi taşıma” olarak, yani geçen her belli zaman diliminde var olan kapasitemizin ne kadarını bir sonraki zaman dilimine taşıdığımızı ya da taşıyamadığımızı gösteren bir ölçüttür. Mesela Türkiye’nin ekolojik ayak izi biyolojik kapasitesinden büyükse, bu Türkiye’nin bir sonraki üretimin biyolojik kapasitesinden aldığını ve ekolojik açık verdiğini gösterir. Eğer tam tersi durum gerçekleşirse, Türkiye’nin ekolojik fazlası var demektir. Lakin ekolojik ayak izi kavramı da bir ölçüt olarak da kesin hesaplamalara sahip değildir. Weckernal ve Rees (1996) tarafından geliştirilen hesaplama yöntemlerine karşı Ayres (2000) ve McDonald ve Patterson (2004) ciddi eleştiriler geliştirmişlerdir. Eleştiriler bu yazının konusu olmamakla beraber, kısaca hesaplamada yapılaşmış alan, işlenebilir toprak ve orman alanları gibi alanların tekbir eş değer faktöre indirilmesini eleştirirken, tüm topraklar aynı mıdır sorusunu yöneltiyor. DÜNYADA BIRAKTIĞIMIZ EKOLOJİK AYAK İZİ Dünya üzerindeki her bireyin ortalama kişi ekolojik ayak izi alındığında, yeryüzüne ortalama ne kadar ekolojik ayak izi bıraktığımızı buluruz. Bulunan rakam ise bizim üretim ve tüketim seyrimize göre, bizim bu üretim ve tüketimi tekrarlamak için gerekli küresel hektarı belirtir. Örneğin, her sene ülkelerin ve dünyanın ekolojik ayak izini açıklayan Küresel Ayak İzi Ağı’nın 2010 raporuna göre dünyanın ekolojik ayak izi 1,5’tur. Yani Dünyamızın kaynaklarını bu şekilde tüketmeye devam ettiğimiz takdirde, dünyanın kaynaklarını yenileyebilmesi için tam 1,5 dünyaya ihtiyaç duymaktadır. Raporun beklentisi ise 2050 yılına gelindiğinde Dünyanın biyolojik kapasitesinin hızla azalması ve ayak izinin artması ile Dünyanın kendini tekrardan üretim için tam 3 dünyaya ihtiyaç duyacağıdır. Bu durum açıkça bize kıtlıkları, kuraklığı ve susuzluğu göstermektedir. 1961’den günümüze kadar yapılan ölçümlerde, dünyanın 0,7’lerden 1,5’a hızla çıktığını görmekteyiz. Yani ekolojik fazlamız varken 1970’lerin başlarından itibaren hızla ekolojik açığımız oluşmaya başlamış ve artmıştır. Hızlı sanayileşme ve buna göre şekillenen tüketim alışkanlıklarımız ekolojik ayak izinin hızla artmasının temel sebebi olarak gösterilebilir. Lakin ortalama bir ekolojik ayak izinden ve tüketimden bahsederken, bu ayak izinin ve tüketimin de gelişmişlik düzeyine göre değiştiğini de unutmamak lazım. Yani ekonomisi gelişmemiş bir ülkeyle, ekonomisi gelişmiş bir ülkenin tüketimi ve ekolojik ayak izi arasındaki fark da en az bu ortalama kadar önemli bir yer teşkil ediyor. Bu yüzden insanlığın ve tüm canlıların ortak bu sorununu tartışmak ve üzerine çözümler üretmek için, ülkelerin kendi aralarındaki bu ilişkiye ekoloji politik gözünden bakmak ve ekolojik ayak izinin nedenlerine yakinen bakmak şüphesiz daha anlamlı olacaktır. EKOLOJİK AYAK İZİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ İnsanlığın evrimi, toplulukları arasında etkileşimi ve toplumların evrimi ile insanın, doğa ile ilişkisi de zamanla değişmiş ve dönüşmüştür. Avcı-toplayıcı toplumdan başlayarak, aletlerle doğaya hükmetme ve doğayı üretimin bir doğal sermayesi haline dönüştürmüştür. Günümüz ekolojik krizleri ya da çevre sorunları daha çok sanayi devrimi sonrasına ait gözükse de, insanların yerleşik hayata geçip, sınıflara ayrılıp, efendi-köle diye ayrılmasıyla başlamıştır. İnsan eliyle doğaya bırakılan ekolojik ayak izi artı-değer yaratma ekonomilerinin sınırsız büyüme ve yayılma arzusu ile zaman içerisinde büyümüştür. Artı-değer yaratma arzusu, peşine emek gücünün değerinin neredeyse sıfıra inmesi (köleci toplumlar) insanın doğa ile ilişkisini daha çok bir sömürü ve doğadan koparma ( Withdrawal , Extraction) ilişkisine çevirmiştir. Zamanla şehir devletlerinin ortaya çıkması, ticaretin geniş coğrafyalara yayılması aynı zamanda üretim ve tüketim ilişkilerinin ekolojik etkilerini de bu coğrafyalara yaymıştır. Özellikle imparatorlukların kurulması, bugün dahi literatürde kullandığımız merkez-çeper (core-periphery) ülkelerinin doğmasına ve aralarında bir sömürü ilişkisinin başlamasına neden olmuştur. Buna en ilginç örnek Roma İmparatorluğu olacaktır. Roma, kendi harici diğer tüm ‘barbar’ toplumları hem işgal eder hem de tüm kaynaklarına hükmeder. Romalı tüm girişimciler 7.800.000 kilometre karelik alanı üzerindeki doğal kaynakları sömürürler. Augustus’dan Marcus Aurelius’a kadarki dönemde Avrupa’dan aslanlar, İran ve Ermenistan’dan kaplanlar yok olup, zebralar ve fillerde Kuzey Afrika’da çok az kalmıştır. Bununla birlikte Roma’nın Kuzey Afrika’dan zeytin ağaçlarını yok etmesiyle birlikte Kuzey Afrika toprakları çölleşmiş, bozulmuş ve ağaçsız kalmıştır (Hughes 2007). İnsanoğlunun doğa üzerindeki büyük yıkıcı etkilerini esasen 15. Yüzyıl itibari ile görmekteyiz. Coğrafi keşifler, bilimin ilerleyerek doğadan yeni hammaddelere ulaşımı ve merkantilizm, doğa ve ekolojik sistemler için sonun başlangıcıydı. Merkantilizm ile beraber özellikle Amerika ve Afrika kıtaları doğal ve beşeri kaynakları bakımından Avrupa’nın iştahını kabartıyordu. Örneğin büyük gümüş madenleri 16. Yüzyıla kadar Avrupa’nın merkezindeyken, bu dönemle beraber Güney Amerika’ya kaymıştır. Gümüş madenciliğinin Güney Amerika’ya kaymasının önemli nedenlerinden biri, Avrupa’da ormansızlaştırma ve orman sömürüsünden kaynaklı ciddi köylü isyanları ve maliyetlerin artması yer almaktadır. Gümüş madenciliğinin yerinin tekrardan düzenlenmesi ile beraber, ucuz emek kaynağının da büyük etkisiyle gümüş çıkarımı çok yüksek seviyelere ulaşmış ve sonucunda da ciddi ekolojik ve sosyal problemleri beraberinde yaratmıştır (Moore 2007). Bu yayılmacı ve kolonici merkantilist sistem zamanla çok büyük oranlarda sermayenin belli bir yerde toplanmasına neden olmuştur. 19. Yüzyıla geldiğimizde Kıta Avrupa’nın batısı ile İngiltere dünyanın geri kalan kaynakları üzerinde sarsılmaz bir egemenlik kurmuş duruma gelmişlerdi. Özellikle 19. Yüzyılla beraber Sanayi Devrimi ise bu egemenliği perçinlemiş ve doğanın sömürüsü için yeni doğan kapitalizmin aç ve büyüyen karnını doyurma konusunda sınırsız imkanlar tanımıştır. Bu süreç zarfında Batı Avrupa’ya hizmet eden dünyanın geriye kalanı ise büyük bir yağma ile karşı karşıya kalmıştır. Kapitalist üretim biçiminin zamanla oturmaya başladığı Avrupa’da ciddi bir sermaye yoğunluğu yaşanırken, Avrupa’nın kolonisi olan diğer coğrafyalarda emek ve doğa krizleri kendilerini göstermeye başlamıştır. Bu durum doğrusal olmayan eşitsiz kalkınmaya neden olmuştur (Bunker 1984). Bunlara kıtlıkları, erozyonları ve madencilikten kaynaklı ekolojik problemleri ve insan ölümlerini dahil edebiliriz. Coğrafyalar arası bu tarihsel eşitsiz kalkınma ülkelerin ve sınıfların arasında ekolojik ayak izinde ciddi farklılık oluşmasına da neden olmuştur. Kapitalist gelişmiş ülkeler zamanla daha fazla tüketmeye, gelişememiş ülkeler ise bu tüketimin ucuz ürünlerini üreten üreticileri hale gelmiştir. Bununla beraber günümüzde gelişmiş kapitalist ülkeler, kapitalist gelişim yönünden geride kalmış (bırakılan) ülkeleri ekolojik ayak izlerini dışsallaştırmak için kullanırlar (Jorgenson ve Rice 2005; Jorgenson ve Burns 2007; Jorgenson ve Clark 2011). Bu dışsallaştırma da ülkeler arası eşitsiz ekolojik ticaret ile sağlanır (Hornborg 1998). Yani hammadde ihracatına dayalı gelişememiş ülkelerle, sanayi veya yüksek teknolojili üretime dayalı gelişmiş ülkeler arasındaki ticari ilişki, gelişmiş ülkelerin çıkarılmasında doğa tahribatı yüksek olan hammaddeleri gelişmemiş ülkelerden tedarik ederek, gerisi geriye ve katma değeri çok daha yüksek metaları satmasıyla, bu dışsallaştırma gerçekleşmiş olur. Bu eşit olmayan ekolojik ticaret sonunda gelişmemiş ülkelerde çevresel krizlerin, ormansızlaşmanın ve refah kaybının yaşandığı belli çalışmalarda görülmüştür (Jorgenson ve Rice 2007; Jorgenson 2009; Jorgenson ve Clark 2009). Geri kalmış ülkelerde sermaye kıt, toprak fiyatları nispeten düşük, emek ücretleri az ve hammadde ucuz olduğu sürece, gelişmiş kapitalist ülkelerin ve şirketlerinin buralarda faaliyetleri de sürecektir (Lenin 1969). Lenin’in ‘Emperyalizm’ (1969) adlı eserinde de belirttiği üzere biraz önce bahsettiğim durumlar, her zaman kapitalistlerin geri kalmış ülkelerde büyük kar oranlarını yakalamasını sağlar. Bu durum da eşitsiz bir gelişime ve sermayenin tekelleşmesine neden olur (Lenin 1969; Marks 2000). Genel olarak ulusların ekolojik ayak izleri ile ulusların tarihsel ekonomik gelişimleri paralellik göstermektedir. En basit tabirle zenginin çöpü de büyük olur. Çünkü daha fazla tüketir ve doğaya saldığı atık da o kadar fazladır. Lakin çevremizde gördüğümüz zengin mahalleler ve bölgelerde herhangi bir kirlilik veya atık yoktur. Sokaklar, caddeler o mahalleye ait her şey kusursuz bir güzelliğe sahip hatta yeşildir. Buna bir de doğayla uyumlu geri dönüşümü yüksek olan maddelerden kurulu bir çevre düzenini de ekleyebiliriz. Aynı şehrin veya bölgenin fakir mahallelerine gittiğimizde ise, sakinlerinin tüketemediği halde çöplük içerisinde yaşadıklarını görürüz. Onlar bir yandan ucuz emek iken, bir yandan da az tüketimle, zenginlerin atıklarının massedildiği yerlerde yaşamaktadırlar. Uluslararası alanda da bunun aynısını görmekteyiz. Gelişmiş kapitalist ülkeler, kendi yaşamlarını ‘sürdürülebilir’ kılma adına geri kalmış ülkeleri atıklarını yolladıkları ve ucuza hammadde hatta üretimlerini sağladıkları yerler olarak görmektedirler. Bu çelişkili ve çatışmalı durum sadece uluslararası düzeyde görülmez. Aynı şekilde gelişmiş kapitalist ülkelerin görece zengin şehirlerinin varoşlarında da görülür. Özellikle zengin ile fakirin kent içerisindeki ayrımı neoliberal diye adlandırılan dönemde daha da keskinleşmiştir (Harvey,2008). Spesifik halde baktığımızda, örneğin enerji kullanımını ele alabiliriz. Şehirleşmenin artmasıyla ülke ve birey başına düşen elektrik tüketimi artarken, aynı şekilde şehirlerde oluşan varoşlar yada gecekondu mahalleleri bu elektrik tüketimini azaltmaktadır (Jorgenson, Rice ve Clark 2010). NÜFUS VE EKOLOJİK AYAK İZİ Ortada çok ciddi bir kriz varken ve her geçen zaman bu kriz derinleşirken, bu krizin temeline dair de belli birkaç görüş sunulmuştur. Bunlardan biri kökeni Malthus’a dayanan nüfus teorisyenleridir. Bu teorisyenler çevre problemleri ve diğer problemleri nüfusun fazla oluşundan kaynaklı fakirliğe, suça ve bulaşıcı hastalıklara bağlarlar. Bununla beraber dünyanın nüfus artışının, bölgesel nüfus artışının ve ulusal nüfus artışının farklı şekil ve boyutlarda problemleri yarattığını belirtirler (Schnaiberg 1980)*. Şüphesiz ki nüfus başlı başına toplam ekolojik ayak izini arttıran bir unsurdur, lakin tek başına tüm sorunların merkezine koymak da bir o kadar da hatalıdır. Schnaiberg (1980) nüfus teorisyenlerinin teorilerini anlattıktan sonra onlara ülkeler arası eşitsiz kalkınmayı ve değişimi işaret eder, bununla birlikte temeline kapitalizmin sermaye birikimine doğru giden yolu gösterir. Keza Jorgenson, Rice ve Clark (2010) göstermiştir ki, tek başına bir nüfus artışından gayrı sınıflar arası ciddi bir tüketim farklılığı bu sorunları oluşturan temel faktörlerden birisidir. TEKNOLOJİ, KURTARICI MI YOKSA YOK EDİCİ Mİ? Sanayi devrimi sonrası süreçte bilimin tüm olanaklarını arkasına alıp, tüm üretim-tüketim alışkanlıklarımızı, sosyal hayatımızı derinden etkileyen ve değiştiren teknoloji, bugünkü problemlerin tarihsel olarak sorumlusu olarak görülürken bir yandan da günümüzü kurtaracak bir çözüm yolu olarak görülmektedir. Schnaiberg (1980); “her teknoloji, eğer geniş çaplı yeteri kadar uygulanmışsa, çevresel problemleri yaratacaktır” der. Bunu teknolojinin getirdiği ve doğrudan eko sistemin içine koparma ve ekleme ilişkisini (Orijinali withdrawal and addition, burada withdrawal doğadan koparmayı temsil ederken addition ise atıklarla doğaya geri eklemeyi temsil eder) soktuğunu, bununla beraber, bu sürecin sınırsız bir yayılmaya ve kalıcı, geniş çaplı bir zarara neden olacağını belirtir. Bu aksiyomun doğruluğunu tarihsel ve coğrafi olarak görebiliriz. Teknoloji doğanın metalaşma sürecini ve miktarını arttıran bir etmen olarak karşımızda durmaktadır. En basitinden siyanürü altını çıkartacak bir madde olarak bulmasaydık ve onun için aletler kullanmasaydık, bugün Kaz Dağlarını zarar verip altın çıkarmaya çalışır mıydık? Elbette burada teknolojiyi ve bilimsel yeniliklerin faydasını kötülemek sorunun temeline inmemizi sağlamayacaktır. Keza yazarın da böyle bir niyeti yoktur. Tek başına bakıldığında anlamlı olan bu süreç, bütünlüklü bir pencereden bakınca, yayılmacı sistemin bir silahı olarak görülüyor. Burada çok net olarak görülen şu dur ki, kapitalizmin ilk zamanlarından bu yana sınırsızca yayılma eğiliminin bilim ve teknoloji üzerindeki baskıdır. Buna karşın teknolojiyi, ekonomik gelişimi ve piyasa ekonomisinin kendisini bir çözüm olarak gören ve çevre sosyologların arasında yaygınlaşan Ekolojik Modernizasyon (Ecological Modernization) teorisi de karşı argüman olarak karşımıza çıkmaktadır (Mol 1995; Mol ve Spaargen 2000; Spaargaren 1997; Hogenboom 2000; Sonnenfeld 2000; Frijns 2000). Bu teoriye göre her ülkenin belli politik ve ekonomik katmanları vardır ve her ileri bir seviye eskinin problemlerini çözer. Bununla beraber beş tane ilke sunar; (1) İktisadi Büyüme, (2) Tüketimin Artması, (3) Sosyal ve Ekolojik Problemlerin Ekonomin Çarklarını Hızlandırarak Çözmek, (4) Büyük Şirketlerle İktisadi Büyüme, (5) Sermaye, Emek ve Hükümetler Arası İş Birliği (Schnaiberg, Pellow ve Weinberg 2000). Bu görüş ekolojik problemlerin temeli olarak görülen bir çoğu problemi çözümün kendisi olarak sunmaktadır. İktisadi büyüme, büyük şirketlerin etkin rolü, piyasa ekonomisi ve bunların motoru olan teknolojik gelişmeler büyülü birer araç olarak sosyal ve ekolojik problemlerin çözümü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu görüş Schnaiberg, Pellow ve Weinberg (2000) tarafından sorunun nedeni olan piyasa ekonomisinin kuralsızlığını bir çözüm olarak gösterilmesinden kaynaklı eleştirmektedir. Günümüzde de WWF gibi sermaye destekli çevre örgütleri bile ekonomik büyümenin ekolojik ayak izini arttırdığını ve ‘sürdürülebilir’ bir kapitalizmin geleceğini tehdit ettiğini söyler. Kaldı ki tekelci kapitalizm döneminin teknolojik hegemonyaya sahip tekellerinin doğaya minimum düzeyde zarar veren teknolojileri üretime veya piyasaya süreceğini de garanti etmek mümkün değildir. Bu tekeller kendi maliyet hesaplarına göre yeni geliştirilen bir teknolojik üretim aracını ve metaı piyasaya sürmeyebilir (Sweezy ve Baran 2007). Kaldı ki bütün bunlar olsa dahi, piyasaların sınırsız üretim ve tüketim eğilimi karşısında hammadde olarak görülen doğa kendini ne kadar yenileyebilir? Kapitalizmin bu sınırsız arzularına karşı entropisi yüksek veya düşük maddelerin dayanamayacağının tartışmasını Burkett (2008) yapmaktadır. Lakin bu yazının sınırları içerisinde bu konuya değinilmeyecektir. SONUÇ Eksikleri ve üzerine eleştiriler ciddi olmasına karşın yine de ekolojik ayak izi kavramı üretim ve tüketimimizin izini ölçme konusunda önemli bir ölçüttür. Lakin özellikle üretimin ekolojik ayak izini ölçerken fabrikaların ve hidroelektrik santrallerin alanını ölçmektense onların tahmini etki alanını içine ekolojik etkilerini alarak bir denklik hesabı olmalıdır. 2000 yılından beri her iki senede bir yayınlanan ‘Yaşayan Gezegen Raporu’ gezegenimizin 1960’lardan bu yana biyolojik kapasitesinin ne kadar düştüğünü ve ekolojik ayak izinin ne kadar dramatik bir şekilde arttığını bizlere sunar. Bu raporlarda ayrıca belli çözüm önerileri sunulmaktadır. Bu önerilerin temelini Ekolojik Modernizasyon teorisi oluşturur. Lakin ekonomik büyümenin kontrollü ve akıllıca olmasını savunarak bu teori ile ufak bir ayırım yaşarlar. Yine de buna rağmen sermaye yanlısı özünde ‘yeşil kapitalizm’ temalı bir çözüm vardır. Halbuki Roma’dan bu yana özellikle merkantilizm ve kapitalizm çağı ile başlayan süreç bize sermaye biriktirme arzusunun, bu arzuyu gerçekleştirmek için emeğin değerini ucuzlatıp, doğadan sınırsız bir kaynak kullanımını teknolojik ilerlemenin yardımıyla mümkün hale getirmek bize gösteriyor ki içinde bulunduğumuz ekoloji ve çevre krizinin temel nedenidir. Doğaya bir değer biçerek onu metalaştırmak ve onu piyasada sürekli dolaşıma sokmak, emeğin olduğu gibi doğanın da sömürüye açık hale getirilmesi durumunu gösterir. Teknolojinin tüm nimetleri çevre ve ekoloji problemleri çözmek için kullanmamız konusunda ben de herkes gibi hem fikirim, lakin bunu tarih de göstermektedir ki kapitalizmin çelişkilerle dolu yapısında gerçekleştirmek mümkün değildir. Ekolojik ayak izini azaltıp biyolojik kapasitenin arttırılmasının yolundaki en büyük temizlik, bu üretim ve tüketim ilişkilerinin radikal olarak düzenlenmesi olacaktır. Bunun içinde ekonomik büyüme kavramı tekrardan ele alınmalı ve fetişize edilmiş halinden bir an önce kurtarılmalıdır. Bu haliyle ekonomik büyüme doğrudan doğruya ne refah getirmektedir ne de sosyal ve ekolojik problemlere çözüm getirmektedir. Aksine refahın önüne geçen, sosyal ve ekolojik krizleri tetikleyen bir nedensellik olarak karşımızda durmaktadır. Kapitalist dönemde biriktirilen sermaye ve onun yarattığı etki çoktan dünyanın verebileceklerini geçti. Bu büyük doğadan koparılışa rağmen, bugün tüm dünyanın odaklandığı konu fakirlik, açlık, kıtlık gibi kavramlardır. Bu da bize büyük bir bölüşüm sorununu işaret eder. Adil olmayan bölüşüm ve değişim bize git gide büyüyen ekolojik ve sosyal problemlerin çözümünü giderek imkansız kılar. Üretimin kendi ilişkilerinden kaynaklı bu bölüşüm sorunu, temelinde Marks’ın da açıkladığı üzere kapitalizmin uzlaşmaz çelişkisi yani sınıf sorunudur. Marks’ın Kapital’in I. Cildin de belirttiği üzere, insanlar emeklerinin artı değerlerini kapitalistlere vermek durumunda kalmasa zaten haftada üç veya dört gün çalışıp kendi hayatlarını gayet iyi şekilde devam ettirebileceklerini söylerken, tüketimin bir meta tüketiminden ziyade daha çok insanların birbirine yabancılaşmadığı bir sosyal tüketim olması gerektiğin, vurgular. Günümüz koşullarında da bu önerme halen aynı etkisini ve doğruluğunu korumaktadır. Sonuç olarak sınırsız meta üretimine ve tüketimine dayalı bir büyümeyi kendine hedef alan bir sistemde ekolojik ve sosyal problemleri çözmek evrimini milyonlarca yıl içerisinde tatlı suda tamamlamış bir tatlı su balığını bir anda tuzlu suyun içerisine bırakıp yaşamasını beklemek gibi olur. REFERANS LİSTESİ  Alessandro Galli, David Moore, Gemma Cranston, Mathis Wackernagel, Sedat Kalem, Selin Devranoğlu, Ceren Ayas, 2012. Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu ( No. 978-605-61279-9-1). WWF-Türkiye.  Ayers, R.U., 2000. Commentary on the utility of the Ecological Footprint concept. Ecological Economics 32, 347–349.  Baran, Paul, Sweezy, Paul, 2007. Tekelci Sermaye. Kalkedon Yayınları, İstanbul.  Bunker, Stephen. 1984. “Modes of Extraction, Unequal Exchange, and the Progressive Underdevelopment of an Extreme Periphery: The Brazilian Amazon, 1600–1980.” American Journal of Sociology 89:1017–64.  Burkett, Paul. 2006. Marxism and Ecological Economics: Toward a Red and Green Political Economy. Boston: Brill.  Footprints of Nations, 1991–2001: A Quantitative Investigation.” Social Science Research 36:834–53  Frijns, Jos, Phung Thuy Phuong and Arthur P J Mol. 2000. Ecological Modernisation Theory and Industrialising Economies: The Case of VietNam Environmental Politics 9(1) Spring 2000.  arvey, D., Gambetti, Z., 2008. Umut mekanları. Metis Yayınları, İstanbul.  Hoekstra, A.Y., 2009. Human appropriation of natural capital: A comparison of ecological footprint and water footprint analysis. Ecological Economics 68, 1963–1974.  Hoekstra, A.Y., Hung, P.Q., 2002. Virtualwater trade: a quantification of virtual water flows between nations in relation to international crop trade, Value of Water Research Report Series No.11, UNESCO-IHE, Delft.  ornborg, Alf. 1998. “Towards an Ecological Theory of Unequal Exchange: Articulating World System Theory and Ecological Economics.” Ecological Economics 25:127–36.  Jorgenson, A.K., 2009. The Sociology of Unequal Exchange in Ecological Context: A Panel Study of Lower-Income Countries, 1975-2000. Sociological Forum 24, 22–46.  Jorgenson, A.K., Rice, J., Clark, B., 2010. Cities, Slums, and Energy Consumption in Less Developed Countries, 1990 to 2005. Organization & Environment 23, 189–204.  Jorgenson, Andrew K. and Thomas Burns. 2007. “The Political-Economic Causes of Change in the Ecological  Lenin, V.I, Süreya, C., 1965. Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. Sol Yayınları, Ankara.  Marx, K., Bilgi, A., 2000. Kapital: Kapitalist üretimin eleştirel bir tahlili. Sol Yayınları, Ankara.  McDonald, G.W., Patterson, M.G., 2004. Ecological Footprints and interdependencies of NewZealand regions. Ecological Economics 50, 49–67.  Mol, Arthur and Gert Spaargaren. 2000. Theoretical Perspectives: Ecological Modernisation Theory in Debate: A Review Environmental Politics. 9(1) Spring 2000.  Mol, Arthur. 1995. The Refinement of Production: Ecological Modernization Theory and the Chemical Industry. Utrecht, Netherlands: Van Arkel.  Rethinking environmental history: world-system history and global environmental change, 2007. , Globalization and the environment series. AltaMira Press, Lanham.  Schnaiberg, A., 1980. The environment, from surplus to scarcity. Oxford University Press, New York.  Schnaiberg, A., Pellow, D. N., & Weinberg, A. (2002). The treadmill of production and the environmental state. The environmental state under pressure, 10, 15-32.  Sonnenfeld, David. 2000. Contradictions of Ecological Modernisation: Pulp and Paper Manufacturing in South-East Asia. Environmental Politics. 9(1) Spring 2000  Spaargaren, Gert. 1997. The Ecological Modernization of Production and Consumption.  Wackernagel, Mathis and William Rees. 1996. Our Ecological Footprint. Gabriola Island, BC: New Society.  World Wide Fund for Nature, 2012. Living planet report 2012 biodiversity, biocapacity and better choices. World Wide Fund for Nature, Gland, Switzerland.

Judul: Ekolojİk Ayak İzİnİn Ekonomİ PolİtİĞİ Üzerİne DÜŞÜnceler

Oleh: Ali Alper Alemdar


Ikuti kami