Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik Ve Mekanistik Yaklaşım

Oleh Muammer Kaymak

219,5 KB 8 tayangan 0 unduhan
 
Bagikan artikel

Transkrip Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik Ve Mekanistik Yaklaşım

"Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik ve Mekanistik Yaklaşım", (Der.) Muammer Kaymak ve Ahmet Şahinöz, Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozyumu 19-20 Kasım 2009, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara, 2011. Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik ve Mekanistik Yaklaşım M u a m m e r K ay m a k1 Giriş İktisat biliminin sübjektivist temeller üzerine kurulu olan ve neredeyse bir buçuk asırdan beri iktisat söylemine hakim olan neoklasik yorumu, iktisadi mekanizmanın işleyişine getirdiği açıklamaların gerçekçi olmadığı gerekçesiyle sıkça eleştirilerin hedefi oluyor. Bu eleştiriler yalnızca neoklasik yaklaşıma karşıt iktisat okulları tarafından değil, zaman zaman bu yaklaşımın temsilcileri tarafından da dile getiriliyor. Kapitalist iktisadi mekanizmanın işleyişinin neoklasik teorik çerçevenin öngörülerinin aksine, krizlerle kesintiye uğraması, bu tarz “içeriden” eleştirilerin yaygınlaşmasına yol açıyor. 1929 Büyük Bunalımı, bu tarz “içeriden” eleştirilerin yoğunlaşmasına ve John Maynard Keynes eliyle -teorinin katı çekirdeği muhafaza edilerek-, iktisadi mekanizmanın işleyişine dair teorik önermelerinin bir ölçüde “gerçekçilik” süzgecinden geçirilmesine yol açmıştı. O günden bu yana neoklasik iktisadın hayatın karmaşık gerçekliği karşısındaki indirgemeci ve verili toplumsal ilişkilerin apolojisine hizmet eden dar kavramsal çerçevesi, içeriden ve dışarıdan sayısız eleştiriye konu oldu2. Ancak bu yaklaşım, getirilen eleştiriler karşısında güçten düşmek şöyle dursun, bu eleştirileri kabullenmiş görünerek dar kavramsal çerçevesini diğer toplumsal bilimlere empoze etmeyi başardı. Bu başarı, büyük ölçüde toplumsal bilimlerle ideoloji ilişkisi bağlamında anlaşılabilir.3 Özellikle toplumsal bilimlerde, belirli bir bilimsel yaklaşım kendisini ortaya çıkaran maddi koşulların ürünü olduğu gibi, bir kez inşa edildiğinde bu koşulları biçimlendirecek, onlara yön verecek bir konuma sahip olabilir. Neoklasik iktisadın ekonomik planda verili toplumsal ilişkileri meşrulaştırmaya yönelik işlevsel rolü nedeniyle, iktisat söylemini biçimlendirmeye yönelik bir tekel konumu elde etmesi zor olmamıştır. Bu tekelci konum, akademinin iç örgütlenmesinin sağladığı avantajlarla ve diğer kurumsal desteklerle iyice pekişmiştir.4 Neoklasik iktisat, kapitalizmin yaşanmakta olan son krizi bağlamında bir kez daha “içeriden” eleştirilere maruz kalmaktadır. Nobel ödüllü ünlü neoklasik iktisatçı Paul Krugman, 2 Eylül 2009 tarihli New York Times gazetesine yazdığı “Nasıl Oldu da İktisatçılar Bu Denli Yanıldılar: Güzelliği Gerçekle Karıştırmak” makalede, son kriz bağlamında şu çarpıcı sözleri sarfediyor: 1 Öğretim Görevlisi Dr., Hacettepe Üniversitesi İİBF İngilizce İktisat Bölümü, e-posta: mkaymak@hacettepe.edu.tr 2 Burada neoklasik iktisadın sermaye teorisi etrafından yürütülen “Cambridge Tartışması”na değinmek gerekir. 1950’li ve 60’lı yıllarda büyük bir fırtına koparan bu tartışmada neoklasik iktisadın, gerçekliği kavrayış biçiminin dayandığı ontoloji değil, bu okulun ortaya koyduğu sermaye teorisinin içsel tutarsızlığı eleştiriye konu olmuştur. Daha ayrıntılı bilgi için bu konudaki klasik başvuru kaynağı olan Harcourt (1972)’ye bakınız. 3 Bu konuda bkz. Blackburn (1972). 4 Neoklasik iktisadın insan deneyimine ait geniş bir bilgi alanını kapsayacak bir kavramsal çerçeveye sahip olduğu iddiası, bilimin kendisini ortaya çıkaran koşullardan bağımsız olarak üretilen ve mutlak gerçeğe ulaşma yolunda bir ilerleme içinde olduğunu öne süren teleolojik yaklaşıma dayanır. Bilimin gelişim sürecine bu tarz bakış açısına Hegel felsefesinden esinlenerek mutlakçılık (absolutism) adı verilmektedir. Bu bakış açısı, düşüncelerin kendisini oluşturan maddi ve entelektüel koşullar çerçevesinde ele alınmasını öngören görececilikin (relativizim) zıddıdır. Bu konuda bkz. Stark (1997:242-250), Blaug (1985:1-9). 142 Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozyumu “Bugünkü krizin gelmekte olduğunu gören iktisatçıların sayısı çok azdır; ama bu öngörüdeki başarısızlık, iktisat alanının diğer sorunları yanında hafif kalır. Daha önemlisi, iktisat mesleği bir piyasa ekonomisinde felâketlere yol açan başarısızlıkların mümkün olabileceğini görememiştir. İktisat mesleği tökezledi; çünkü iktisatçılar görünüşte etkileyici matematiksel giysilerle bezenmiş olan güzelliği gerçek sandılar. Mükemmel piyasalarda rasyonel bireylerin birbirleriyle ilişkiye girdiği eski, idealleşmiş (ve şimdilerde fantezi denklemlerle bezenmiş) bir ekonomi vizyonuna tekrar âşık oldular. Ne yazık ki, bu romantikleşmiş ve arındırılmış ekonomi vizyonu yüzünden iktisatçıların çoğu, işlerin tümüyle kötüye gidebileceğini düşünemediler. İnsan rasyonelliğinin çoğu kez balonlara ve patlamalara yol açan yetersizliklerini; çılgınlaşan kurumların sorunlarını; ekonominin işleyişini ani, öngörülemez çöküntülere sürükleyebilen piyasaların –özellikle de finansal piyasaların- aksaklıklarını ve düzenleyicilerin düzenlemeye inanmadıklarında ortaya çıkan tehlikeleri görmezlikten geldiler. Gerileme-depresyon, tamamen insanî sorunlardır; konu buraya geldiğinde, herkesin rasyonel olduğunu, piyasaların da mükemmel çalıştığını varsayan, zarif, ama yanlış çözümün iktisatçılar tarafından terk edilmesi gerekecektir.”5 Krugman’ın yakındığı soruna yüzyılı aşkın süredir yerleşik geleneğin içinden gelen bir dizi düşünür de dikkat çekiyor. Sorun, temelde, neoklasik iktisadın değişmeyi dışlayan, tüm insan davranışlarını rasyonel bir ençoklaştırmaya dayanan bir mübadele sürecine indirgeyen teorik çerçevesinden kaynaklanıyor. Bu teorik çerçevenin ortaya koyduğu iktisat anlayışı, ele alınan olgusal gerçekliğin teorik gerekçelerle soyutlanmasının ötesine geçerek, olgusal gerçekliğin teorinin öngördüğü sonuçlarla çeliştiği noktada gerçekliği feda etme, olumsallıklara ve piyasa mekanizmasının ideal işleyişini engelleyen dışsal etkenlere vurgu yapma tutumu benimsiyor. Bu tutum, yukarıda vurguladığım gibi kaçınılmaz ve bilinçli olarak mevcut toplumsal ilişkilerin apolojisine hizmet ediyor. Geçen yüzyıl içerisinde neoklasik iktisadın bitmeyen krizine, “içeriden”, ya da yerleşik akademik iktisat içinden iki tür yanıt geliştirildiğine tanık olduk. Birincisi teorinin ana yapısına, yani öznel değer teorisine dokunmadan, açıklama gücünü artırmak üzere değiştirilmesini öngören reformist akımdı. Bu akımın en önde gelen temsilcisinin Keynes olduğu söylenebilir. Keynes, piyasaların kendiliğinden dengeye geleceğini öngören ünlü Say Yasası’nın teorinin en önemli ayakbağı olduğunun farkındaydı. Bu kabulü ortadan kaldırmanın teorinin üzerinde durduğu temellere zarar vermeyeceğini savunarak, neoklasik teori açısından Papalığın “Kutsal Engizisyon”un suçları için özür dileyerek bu ayakbağından kurtulmaya çalışmasına benzer bir rol oynadı. Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinden itibaren, teorinin dar çerçevesinin iktisadi gerçekliği açıklamaya yetmediği yolundaki eleştiriye karşı, yerleşik iktisadın içinden daha aktif bir reformizm dalgası gelişti. Bu yaklaşım teorinin bırakın iktisadi sorunu, insana dair her şeyi açıklamaya kadir olduğu önermesini öne sürerek tarihten, sosyolojiye, diplomasi ve siyasetten psikolojiye uzanan geniş bir alanda neoklasik iktisat teorisinin kısıt altında seçim teorisinin geçerli olduğunu savunan bir savunma hattı inşa etmeye yöneldi. Kimi yazarlar tarafından6 “iktisadın emperyalizmi” ya da “iktisadın diğer toplumsal bilimleri kolonileştirmesi” argümanlarıyla 5 Zikreden ve çeviren Korkut Boratav, http://www.birgun.net/writer_2009_index. php?category_code=1239105118&news_code=1257240814&year=2009&month=11&day=03 6 Örneğin bkz. Ben Fine (2002). Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik ve Mekanistik Yaklaşım eleştirilen bu yaklaşım, Yahudi kavminin paganlık döneminde tapındığı tanrılardan birisi olan Yehova’nın önce kendisini baştanrı ilan edip daha sonra hiyerarşik üstünlüğü bile kabul etmeyerek kendisini evrensel tek tanrı ilan etmesine benzer bir biçimde neoklasik iktisadı her zaman ve uzamda geçerli bir sosyal teori ilan etti. Akademik iktisat içinden neoklasik iktisadın krizine karşı geliştirilen ikinci yanıt ise revizyonizm kavramıyla ifade edilebileceğini düşündüğüm teorik pozisyon(lar)ı kapsıyor. Revizyonizm kavramı 19. yüzyıl Fransası’nda sonu gelmeyen siyasal krizlerin ifadesi olan anayasa tartışmalarında ortaya çıktı. Ancak kavram daha ziyade Marksist siyasal jargon içinde kazandığı özgül anlamla biliniyor. Revizyonizm kavramının teorinin tümüyle gözden geçirilerek düzeltilip geliştirilmesini savunan bir tutumu ifade ettiği söylenebilir. Bu akımın en önemli temsilcileri olarak Thorstein Veblen’in temsil ettiği Eski Kurumsal Okul ve Evrimsel İktisadı saymak mümkündür.7 Revizyonist akımlar neoklasik iktisada oldukça önemli eleştiriler getirmekle birlikte, ortodoks ve reformist kanatlarıyla neoklasik okul karşısında önemli bir zaaf taşımaktadır. Çünkü bu akımlar, neoklasik iktisada yönelttiği güçlü meydan okumaya rağmen, iktisadı bilimsel kılan en önemli temelden yani değer teorisinden yoksun olduğu için, iktisadi sorunu bütünüyle açıklamaya yönelik kavramsal araçlara sahip değildir. Akademik iktisadın temel güncel akımlarını haritalandırmaya yönelik yukarıda ortaya koyduğum çerçevenin ardında revizyonist akımın bu meydan okumasının önemine sahip çıkarken sınırlarına da vurgu yapmayı amaçlayan bir tartışmaya girmek istiyorum. Yerleşik iktisada yönelik revizyonist eleştirinin ve teoriyi güçlendirmeye yönelik reformist girişimlerin temel eksenini iktisatta zaman olgusunun yeri belirliyor. Bilindiği gibi neoklasik iktisadın teorik çerçevesini tanımlayan en önemli öğe, zamanın mantıksal bir sabit olarak ele alınmasıdır.8 Neoklasik teoride değişmeyi ve tarihselliği dışlayan statik bir ortamda firmalar ve hanehalkları olarak tanımlanan atomistik karar birimlerinin rasyonel ençoklaştırma davranışları etkin kaynak tahsisini sağlayarak iktisadi sorunu çözüme kavuşturmaktadır. Böylece, eğer sistemin işleyişini sekteye uğratan dışsal bir müdahale yoksa, sistemin olağan işleyişi Voltaire’in Candide eserindeki Dr. Pangloss’un algılamasına uygun bir şekilde, verili olan, olası koşullar altındaki en ideal durumu temsil edecektir. Bu algılamanın gerçekçiliğine yönelik en ciddi itiraz evrimsel iktisat akımından gelmiştir. Ne var ki evrimsel iktisadı tutarlı bir kavramsal çerçeveye sahip tek bir akım olarak tanımlamak mümkün değildir. Bu akımın Joseph Schumpeter tarafından temsil edilen bir kolu neoklasik ortodoksi ile uzlaşma içinde olan reformist kanada daha yakın dururken, Geoff Hodgson’un temsil ettiği evrimsel yaklaşım, ana metaforu fizik değil evrimsel biyoloji olan yeni bir iktisadi anlayış önermektedir. Hodgson İktisat ve Evrim: İktisadı Yeniden Hayata Döndürmek (1993) ve İktisat, Tarihi Nasıl Unuttu? (2001) başlıklı çalışmalarında neoklasik iktisadın gerçek hayattan kopuk olduğu ve tarihle yeniden kucaklaşması gerektiğini savunmaktadır. Hogdson ve izleyicileri, iktisadı hayata döndürmek için Darwinci evrimsel biyolojinin kavramsal çerçevesinin kullanılmasını önermektedir. Başka bir deyişle iktisat biliminin metaforunun statik bir evreni 7 Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bu derlemedeki şu yazıya bkz. Baş Dinar (2010). Kurumsal iktisada yönelik eleştirel bir değerlendirme için bkz. Şenalp (2007). 8 Bu konuda kapsamlı ve yetkin bir çalışma için bkz. Öziş (2010). 143 144 Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozyumu açıklamaya çalışan Newton fiziği değil, değişmeyi ve evrimi açıklamaya çalışan evrimsel biyoloji olması iktisadın gerçekçi bir temelde yeniden inşasının zorunlu koşulu olarak algılanmaktadır. Hogdson (2002:260), evrimsel analojilerin dinamik bir iktisat anlayışına cevaz verirken, Newton fiziğine dayalı analojilerin kaçınılmaz olarak değişmeyi dışlayan bir iktisat anlayışına yol açtığını savunmaktadır. Ona göre biyolojik analojiler, iktisadın ontolojisini de farklılaştıracak ve değişmeyi dikkate alan bir iktisat anlayışına ulaşılacaktır. Burada sergilenen anlayış belirli bir iktisat anlayışının dayandığı epistemolojinin onun ontolojisini belirlediği fikrinden yola çıkmaktadır. Buna göre neoklasik iktisadın değişimi dışlayan statik analitik çerçevesi esas olarak benimsediği Newtoncu evren anlayışının tezahürüdür. Eğer bu epistemoloji terk edilirse daha dinamik ve “gerçekçi” bir iktisada ulaşmak mümkün olabilecektir. Neoklasik iktisadın oluşum süreci dikkate alındığında bu savın bir dizi açıklanmaya muhtaç kabule dayandığı kolaylıkla görülebilir. Neoklasik iktisat klasik politik ekonominin 1830’larda başlayan çözülme sürecinde ortaya çıkan felsefi-ideolojik eğilimin mantıksal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 1870’lerde İngiltere, Avusturya ve Fransa’da sırasıyla Stanley Jevons, Carl Menger ve Leon Walras’ın geliştirdiği marjinalist yaklaşım, 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen pozitivizmin etkisi altında, iktisadı fayda ve özel çıkar mekaniği olarak formalize etmiştir. Neoklasik iktisadın benimsediği epistemoloji, doğal olarak rasyonel ve bireyci davranış normlarını izleyen atomistik bireylerden oluşan çelişkisiz bir toplum tasavvuruna dayanan ontolojiyle tutarlı sonuçlar üretmektedir9 Bu yazıda bu savı gerekçelendirmek üzere neoklasik iktisadın oluşum sürecinin klasik politik ekonomi geleneğinin çelişkili duruşundan kaynaklandığını ortaya koymaya çalışacağım. Klasik politik ekonomi geleneği neoklasik iktisattan farklı olarak kapitalizmin işleyiş mekanizmasını açıklarken kapitalizmi uzun dönemli gelişme dinamiklerini, bu gelişmenin kurumsal ve sosyal dayanaklarını dikkate alan bir eğilimi temsil eder. Klasik politik ekonomi tarihsel bir yaklaşıma sahip olmasına karşın, neoklasik iktisada temel oluşturan mekanistik yaklaşımı da bağrında taşımıştır. Bu yazıda klasik politik ekonominin ontolojisine odaklanarak mekanistik ve tarihsel yaklaşımın biraradalığını olanaklı kılan tarihsel koşullara ve felsefi temellere ana hatlarıyla işaret etmeye çalışacağım. Bu tartışmanın bugünkü farklı arayışların sınırlarına ve taşıdığı olanaklara ışık tutacağı kanısındayım. Klasik Politik Ekonominin İkili Karakteri Klasik politik ekonomi geleneğinin, kapitalist topluma ilişkin vizyonu birincisi “doğal düzen” argümanında somutlanan diğeri tarihsel çözümlemeye dayanan ikili bir yapıya sahiptir. Bu yaklaşımların geleneğin gelişimi ve nihai yazgısı üzerindeki etkilerini tartışmaya geçmeden önce bu okulun kapsadığı zaman aralığı ve sahip olduğu kavramsal çerçevenin mahiyeti üzerinde bir uzlaşma olmadığına dikkat çekmek gerekir. Bu durum bir ölçüde Keynes’in sorumlu olduğu karışıklıktan kaynaklanır. Keynes, Genel Teori’de eleştiri oklarını yönelttiği “klasik okul”u, piyasada her koşulda dengenin sağlanacağını öngören kendisinden önceki bütün düşünce geleneği diye tanımlar. Keynes (2008:13) yarattığı karışıklığın farkında olmasına karşın, kendi amacı açısından bunun üzerinde durmaz. Oysa, klasik ve neoklasik geleneklerin Say yasası dışında, başta 9 Bu konuda ayrıca bkz. Özel (2000). Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik ve Mekanistik Yaklaşım en önemli ayraç olan değer teorisi olmak üzere iktisadın inceleme nesnesi olan iktisadi gerçekliği kavrayış biçimleri ve bu gerçekliği analiz etme yöntemleri taban tabana zıttır. Bu durumda öncelikle klasik politik ekonomi kavramını tanımlamak gibi bir sorunla karşı karşıya olduğumuz ortadadır. İktisadi düşünce tarihi alanındaki yaygın görüş, klasik politik ekonomi geleneğini Adam Smith ile başlayıp, John Stuart Mill ile sona eren ve emek değer teorisine dayanan, ekonominin uzun dönemli büyüme sorunlarına ve büyüme sürecinin kurumsal dayanaklarına vurgu yapan ve nüfus, kar, rant ve ücret gibi iktisadi kategorilerin işlevi üzerine benzer görüşlere sahip bir düşünce akımı olarak görür. Ne var ki klasik politik ekonominin temsilcisi olarak kabul edilen bu düşünürler, iktisadi mekanizmanın işleyişini ve dayandığı ilkeleri çözümlerken aynı kavramları kullanan tutarlı bir bütünlük göstermedikleri gibi, geleneğin Adam Smith’le başlatılması da bir dizi kuramsal soruna kapı açmaktadır (Selik, 1980:165). Öncelikle, klasik geleneği Adam Smith’le başlatma eğilimi 19. yüzyıldaki liberal yaklaşımın etkisi altında, serbest rekabete dayalı piyasacı söylemin kurucusu olarak yeniden yorumlanmasının sonucudur. Schumpeter’in (1954:184) haklı olarak vurguladığı gibi Smith’in opus magnumu olan Ulusların Zenginliği yayınlandığı 1776 yılında tümüyle yeni olan tek bir analitik düşünce, ilke ve yöntem içermemektedir.10 Klasik politik ekonomi kavramını ilk kez telaffuz eden Karl Marx (1997:90:n33) ise bu okulu “William Petty’den beri, burjuva toplumundaki gerçek üretim ilişkilerini araştıran bir ekonomi bilimi” diye tanımlar. Marx (1993:68)’a göre klasik politik ekonomi 17. yüzyılda İngiltere’de Sir William Petty ve Fransa’da Pierre Boisquillebert ile başlar, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde yine bu ülkelerde sırasıyla David Ricardo ve Sismonde de Sismondi ile sona erer. Bundan sonra klasik politik ekonomi geleneği giderek gelişen sanayi kapitalizminin olgunlaştırdığı burjuva toplumsal ilişkilerin eşitsiz ve hiyerarşik doğasını meşrulaştırmaya yönelik bir apolojiye dönüşür. Marx (1997:23) 1830’ların hakim politik ekonomi söylemini şu sözlerle değerlendirir: Fransa ile İngiltere’de, burjuvazi, siyasal iktidarı ele geçirmişti. Bundan sonra sınıf savaşımı, pratik olduğu kadar teorik olarak da gitgide daha açık ve tehdit edici biçimler aldı. Bilimsel burjuva ekonomisinin ölüm çanını çalıyordu. Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olup olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu sözkonusuydu. Tarafsız incelemelerin yerini ücretli yarışmalar, gerçek bilimsel araştırmaların yerini kara vicdanlı ve şeytanca mazur gösterme eğilimleri almıştı… Marx’a göre klasik politik ekonominin bilimsel başarıları, büyük ölçüde burjuvazinin feodalizme ve feodalizmin kalıntısı sınıflara karşı verdiği iktidar mücadelesi sırasında, toplumun bütün sınıflarının çıkarlarını sahiplenen ilerici ve eleştirel konumundan kaynaklanıyordu. Sözgelimi İngiltere’de Parlamento’yu kontrol eden toprak sahiplerinin gündeme getirdiği “tahıl yasaları”nın tahıl ithalatına sınırlama getirerek tahıl fiyatlarının yükselmesine yol açması, yükselen sanayi kapitalistleri ile toprak sahipleri arasındaki çatışmayı su yüzüne çıkarmıştı. Yüksek tahıl fiyatları, hem ücretlerin hem de rantların yükselmesine yol açarak sermaye birikiminin ana kaynağı olan 10 Adam Smith’in bilimsel politik ekonomiye katkısını esas itibariyle Fizyokratlarla ilişkisine borçlu olduğunu savunan benim yazıma bkz. Kaymak (2005). 145 146 Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozyumu karlar üzerinde baskı yaratıyordu. Üstelik, tahıl ithalatının engellenmesi, İngiliz sanayi mallarının dış pazarlarda satılabilmesi için gerekli uluslar arası işbölümünü engelleyerek, sanayi kapitalistlerinin çıkarlarını tehdit eden bir başka soruna yol açıyordu (Rubin, 1979: 226-7). Bu ortam, Ricardo’nun temel argümanlarını eleştirel bir bakış açısıyla formüle etmesini sağladı. Ancak burjuvazi, Parlamento’nun kontrolünü ele geçirdikten sonra, kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı işçi sınıfının iktisadi ve siyasi mücadelesi ile karşılaşınca politik ekonomi de bu mücadelede burjuvazinin çıkarlarını temsil etmek üzere adım adım özürcü bir akıma dönüştü. 11 Klasik politik ekonominin özürcü bir akıma dönüşmesi, dikkatinin üretim sürecinden değişim sürecine yönelmesiyle bağlantılıydı. Ricardo’nun ölümünü izleyen bu dönemde İngiltere’de Nassau Senior, Fransa’da Bastiat gibi yazarlar eliyle üretilen politik ekonomi metinleri, kapitalist üretim ilişkilerinin gerçek doğasını araştırmaya imkan veren üretim sürecinin çözümlenmesinden vazgeçerek, iktisadi süreci mübadele ekseninde çözümlemeye yöneldiler. İktisadi olguları incelerken mübadelenin stratejik bir hareket noktası olarak ele alınması, eşitsiz mülkiyet dağılımının göz ardı edilerek, yasal olarak eşit insanlar arasında gerçekleşen ve katılan tarafların faydasını karşılıklı olarak artıran bir edim olarak mübadeleye öncelik tanıyarak, neoklasik iktisadın temellerini hazırladı.12 19. yüzyılın ilk yarısında sanayi devriminin yol açtığı yoğun toplumsal çatışmalar içinde, politik ekonominin çalışan sınıfların radikalizmi karşısında mevcut mülkiyet ilişkilerini meşrulaştırmaya yönelik bir tutum içine girmesi, bu çerçevede emek değer teorisinin reddine yönelmesi, klasik politik ekonomi geleneğinin giderek çözülmesine ve 1870’lerde ortaya çıkan marjinalizmin önünün açılmasına yol açtı. Klasik politik ekonomi geleneğinin çözülmesine yol açan bu eğilim büyük ölçüde, bu okulun bağrında taşıdığı “doğal düzen” söyleminde yatıyordu. Doğal düzen söylemi, 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesi içinde feodal monarşinin gelişen kapitalist üretim ilişkileri karşısındaki gerici tutumuna karşı yoğun olarak başvurulan bir söylemdi. Kökeni Antik Yunan düşüncesine uzanan “doğal yasalar” argümanına dayanan bu söylem, Ortaçağ sosyal düşüncesinde, insan yapısı olan ve bu nedenle yanılmaya açık sayılan kurumlar ve düşüncelere karşı, mükemmel ve yanılmaz olan tanrısal düzenin tezahürü olarak ele alınıyordu (Strauss, 1968:83). Ortaçağ dünyasında hakim olan tanrısal düzen fikrinin giderek dünyevileşmesini dayatan nesnel gelişmeler, yeni toplumsal koşullar karşısında ayakbağı hale gelen ortaçağ zihniyet dünyasının da dönüşmesine yol açtı. 17. yüzyıl bilim devrimi “doğal yasa” argümanının sekülerleşmesinde önemli bir rol oynadı. Newton’un Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (Philosophia Naturalis Principia Mathematica) adlı eserinde fiziki evrenin işleyiş mekanizmasının matematiksel modelini ortaya koymasıyla, doğadaki dengenin, insan aklıyla kavranabilen bir gerçeklik olarak algılanmaya başlanması, toplumsal sorunlara dair bakış açısını da etkiledi.13 Evrenin 11 Bu gelişme büyük ölçüde Ricardo’nun teorik mirasının reddi üzerinden gerçekleşti. Bu konuda bkz. Meek (1967). 12 Bu sav, E. K. Hunt (2006)’ın iktisadi düşünce tarihi incelemesinde merkezi bir tema olarak ayrıntılı bir şekilde tartışılmaktadır. Örneğin bkz. ss. 116-118. 13 Westfall (2000:165)’in ifadesiyle “Newton ile temelinden düzeltilmiş olan mekanikçi doğa felsefesi öyle bir mükemmellik düzeyine ulaştı ki bu sayede bilimsel düşüncenin diğer iki yüzyıl için Batı dünyasındaki çerçevesi çizilebildi.” Burada yeri gelmişken Newton’un çağdaşlarının, geçiş dönemlerine özgü bir karışıklık içinde, doğa yasalarının keşfini dinsel bir retorik içinde algılamaya devam ettiklerini vurgulamak gerekir. Örneğin İngiliz şair Alexandre Pope’un Newton için yazdığı ve rivayete göre Newton’un mezar taşına yazılmasından son anda vazgeçilen ünlü dizeleri: Doğa ve doğanın kanunları karanlıkta saklıydı, /Tanrı, Newton olsun! dedi ve her yer ışıdı. Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik ve Mekanistik Yaklaşım işleyişinin nasıl bir doğal düzeni varsa toplumsal yaşamın da bir doğal düzeni vardı. Araştırıcı insan aklı içinde yaşadığı dünyayı inceleyerek doğal yasaları ortaya koyabilirdi. İnsanlık, içinde yaşadığı gerçek ve somut düzeni, bu yasalara uyarak giderek “doğal düzen”e yaklaştırmalıydı. Mutluluk ve refaha giden yol buradan geçiyordu (Selik, 1980:148). Bu bakış açısı insanlığın ufkunu ortaçağ dünyasında hayal edilenin çok ötesine taşıyan ve maddi donatımı geliştiren kapitalist gelişmenin “doğal düzen” kategorisi içinde ele alınmasına yol açtı. Kapitalist gelişme insan fıtratında yer alan kendi durumunu iyileştirme eğiliminin kaçınılmaz sonucu olduğuna ve eşitsiz de olsa insanlığın ilerlemesine ve maddi gelişmeye katkıda bulunduğuna göre bu süreç “doğal düzen”in oluşum sürecini ifade etmekteydi. Bu çerçevede bu gelişmeyi karakterize eden kurumsal gerekler olan özel mülkiyet güvencesi, serbest ticaret, girişim özgürlüğü, işgücünün serbest dolaşımı gibi unsurlar uygarlığın doğal gelişmesinin zorunlu gerekleri olarak algılandı. Newton fiziğinin bir diğer ve doğrudan etkisi, 18. yüzyılda gelişen kapitalist toplumsal ilişkiler karşısında, siyasal düzenin hangi ilkeler çerçevesinde inşa edileceği, toplumsal yaşamın dayanacağı ahlaki temeller, insan doğası, birey-toplum ilişkileri ve iktisadi yaşamın işleyiş ilkeleri üzerine tartışan toplumsal düşünürlere gereksinim duydukları referans çerçevesini sağlaması oldu. Sözgelimi Adam Smith’in hocası olan Francis Hutcheson, oluşturduğu ahlak felsefesi sistemini, Newtoncu bir analojiyle açıklar. Ona göre Tanrı insanlara hem bencil (selfish) hem de ahlak duygusu (moral sense) ya da iyilik yapma (benevolence) duygusu biçiminde toplumsal tutkular bağışlamıştır. Ona göre, toplumsal düzen, bu bencil ve toplumsal tutkuların dengesine dayanmaktadır. Hutcheson, bu dengeyi Newton’cı bir yaklaşımla ele almış, bencil tutkuları evrendeki atomların sürekli hareketiyle, iyilik yapma duygusunu atomların hareketini düzenleyen yerçekimi ilkesi ile özdeşleştirmiştir. Hutcheson’a göre toplumun atomlarının hareketini kendini sevme (self love) ilkesi belirler. Öte yandan iyilik yapma (benevolence) ilkesi ise, bencil tutkuları düzenleyen, denetleyen ve olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için hareket eden bütünün ilkesidir (McNally, 1988:165). Newton’ın sistemini “felsefede o güne değin geliştirilmiş en büyük ve en takdir edilesi gelişme” olarak öven Adam Smith ise, eserlerinde Newtoncu analojilere sıkça başvurmuştur (Smith, 1795). Ulusların Zenginliği’nde doğal fiyatı tüm meta fiyatlarının, “adeta, sürekli olarak çekimine kapıldıkları bir merkez fiyat” diye tanımlar (Smith, 1997:58). Newtoncu analojilerin 18. yüzyıl sosyal ve iktisadi düşüncesi üzerindeki etkisine daha birçok örnek gösterilebilir. Burada esas önemli olan, fiziksel dünyadaki “doğal düzen”in yalnızca analoji düzeyinde değil, ontoloji düzeyinde de kavranmasıdır. Doğalcı analojilerin 18. yüzyıl düşüncesinin ontolojisini nasıl belirlediğini anlamak için klasik politik ekonominin bir diğer özelliği olan tarihsel çözümleme yöntemine eğilmek gerekir. Klasik politik ekonomi geleneğinin tarihsel çözümlemeye dayalı yaklaşımı en belirgin olarak Adam Smith şahsında gözlenebilir. Adam Smith’in bir parçası olduğu İskoç Aydınlanması düşünürlerinin devletin ve toplumun kökenleri üzerine incelemelerinde geliştirdikleri tarihsel yaklaşım, kapitalist toplumun doğuşunu insanlığın gelişim sürecinin barbarlıktan uygarlığa ilerleyen evrimsel bir yol izlediği düşüncesine dayanmaktadır. Adam Smith, Ulusların Zenginliği’nde insanlığın avcılık, çobanlık, tarımcılık ve ticari toplum şeklinde dört aşamalı bir 147 148 Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozyumu gelişme modeli izlediğini savunarak, ticari toplumun birey ve toplum üzerinde yarattığı sorunlara karşın, serbest rekabet aracılığıyla uygun kurumsal çerçeve temin edildiği takdirde tüm toplumsal sınıfların gönencini artıracak “doğal özgürlüğün açık ve yalın sistemi” olarak işleyeceğini savunuyordu. Toplumsal evrim düşüncesi İskoç aydınlanmasının merkezi sorunları çerçevesinde bir dizi düşünürün eserinde de ayrıntılı bir şekilde ele alındı.14 Adam Smith’in hocası olan Adam Ferguson (1966)’ın, 1767 yılında yayınlanan Sivil Toplumun Tarihi Üzerine İnceleme adlı eserinde ortaya koyduğu sosyal evrim düşüncesi ve ilerlemeyi sağlayan işbölümü ve uzmanlaşmanın birey üzerinde yarattığı yabancılaşma sorunu, Ulusların Zenginliği’nde tekrarlanan bu yöndeki bir dizi görüşün kaynağını oluşturuyordu. İnsanlığın barbarlıktan uygarlığa doğru bir ilerleme içinde olduğu yönündeki görüşler Fransız aydınlanmasının da merkezi temalarından birisiydi. Adı genellikle Fizyokrasi okuluyla birlikte anılan Turgot, 1750 yılında yayınlanan İnsan Aklının Ardışık İlerlemesi adlı eserinde insanlığın toplumsal evrimini avcılıkdoğaya bağımlılık, tarımsal ve ticari kentsel olmak üzere üç aşamalı bir ilerleme modeli içinde ele almıştır. Turgot’a göre ilerleme, bilimsel, teknolojik, ahlaki ve sanatsal alanlardaki yapıtlarda gözlemlenebilirdi (Çiğdem, 2003:42-3). Bu görüşler 18. yüzyıl toplumsal ve iktisadi düşüncesinin ilerlemenin sonuçlarına ilişkin iyimser vizyonunu yansıtmaktadır.15 Aydınlanma düşünürlerinin ilerlemenin sonuçlarına ilişkin aşırı iyimserliği, ilerleme sürecinin uygarlık aşamasını temsil eden piyasa toplumunu teleolojik bir bakış açısıyla yüceltmelerine yol açmıştır. Örneğin Adam Smith, Ulusların Zenginliği’nde sermayenin yeniden üretiminin gerçekleşeceği önsel koşullara işaret ederken, eserine sinmiş olan piyasa toplumuna dair iyimser tutumla bağlantılı olarak, bu süreci barışçıl bir şekilde tasvir etmiştir. Smith’e göre sermaye birikimi, birtakım çalışkan adamların özverili gayretlerinin ürünü olarak gündeme gelmektedir. Smith’in modelinde toplumun çoğunluğunu oluşturan yoksul emekçiler ise tembel oldukları için birikim sağlayamayan ve hayatta kalabilmek için çalışkan insanların özverileri sonucunda biriktirdikleri sermayenin karlı bir biçimde kullanılmasına hizmet etmek üzere emeklerini satmak zorunda kalan insanlar olarak tasvir edilmektedir.16 Adam Smith, ilerlemenin sonuçları konusundaki eleştirel tutumuna rağmen, kimi sorunlarda, piyasa toplumunu doğal düzen esprisi içinde kavraması nedeniyle meşrulaştırıcı bir söyleme savrulmuştur. Ulusların Zenginliği’nin IV. Kitabında 18. yüzyıl ortalarındaki serbest tahıl ticareti nedeniyle ortaya çıkan kıtlıkların yol açtığı halk ayaklanmalarını şöyle değerlendirir: “Kıtlık yıllarında halkın avam tabakaları çektikleri sıkıntıyı nefret ve öfkelerinin hedefi haline getirdikleri tahıl tüccarına yöneltirler. Bu nedenle tüccar bu tür durumlarda kar etmek yerine çoğu kez tamamen iflas etmek ve depolarının şiddet kullanan halk tarafından yağmalanması ve tahrip edilmesi tehlikesiyle karşı karşıyadır. ….Ne var ki çok kar elde edilebilecek yegane zaman olan kıtlık yıllarında ortaya çıkan popüler nefret, karakter ve servet sahibi kişileri bu ticarete girmekten alıkoymaktadır” (Smith, 2002:118). 14 İskoç aydınlanmasının temel görüşleri konusunda bkz. Meek (1967). 15 Aydınlanma düşüncesi içinde daha kapsamlı bir ilerleme şeması ortaya koyan Condorcet (1944) de benzer öncüllerden hareket eder. Bu noktada Aydınlanma düşüncesi içinde ilerlemenin sonuçları hakkında aykırı görüşler ileri süren Rousseau (2007)’yu da zikretmek gerekir. 16 Bu konuda kapsamlı bir tartışma için bkz. Wood, (2003a) ve (2003b). Ayrıca bkz. Brenner (1989). Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik ve Mekanistik Yaklaşım Bu satırların ardından eserin başka bölümlerinde sert sözlerle eleştirdiği tüccarların stokçuluk eğilimini arzın sürekliliğin sağladığı gerekçesiyle haklı çıkarmaya yönelir.17 Smith’le aynı dönemde yazan Sir James Steuart, 1767 yılında, Parlamento yasalarıyla gerçekleştirilen özel çitleme yasalarıyla köylülerin topraklarından zorla koparılması karşısında, aylaklığa daha fazla müsaade etmemek için “toprak ana ile onun çalışkan çocuklarının” birbirinden koparılması gerektiğini söylemektedir. Steuart’a göre köylünün emeğini başkalarının isteklerini karşılamak üzere gönüllü bir şekilde seferber etmenin yegane yolu, köylülerin topraklarından zorla koparılmalarıdır. Ona göre iyi işleyen bir ekonominin tesis edilebilmesi için bu tür önlemler zorunludur (Perelman, 2000:148). 18. yüzyılda doğalcı bir söylemle haklı çıkartılan teleolojik ilerleme düşüncesi, Fransız aydınlanması içinde de benzer açmazlara yol açmıştır. Fransa’da 1760’larda serbest tahıl ticaretinin yol açtığı kıtlıklar karşısında, liberal görüşleri savunan Fizyokratlar, yaşanan toplumsal ayaklanmaları halkın kendi gerçek çıkarlarının farkında olmayışına bağlamıştır. Tahıl ihracatının halkın besin ihtiyacı gözetilerek kontrol altına alınmasına yönelik önerilere, “mülkiyet, güvenlik ve özgürlük” sloganıyla formüle ettikleri doğal yasalara aykırı olduğu gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. Bu tutum karşısında bu tartışmadan on yıl önce Fizyokratların hararetli bir savunucusu olan Diderot, bir yazısında, “İnsanlık duygusu özel mülkiyetten daha kutsal değil midir” diye sormuştur (McNally, 1988:131 ; Hutchison, 1988:294). Özetle klasik politik ekonomi geleneğinin doğal düzen argümanı doğrultusunda piyasa toplumunu ilerlemenin nihai uğrağı olarak tanımlaması ve tarihi, rasyonel kapitalist toplumun önündeki engellerin kalktığı bir süreç olarak okuması bu okulun kapitalist ekonominin işleyişine dair bilimsel yaklaşımını da sınırlayan bir rol oynamıştır. 19. yüzyılın ilk yarısında iktisat bilimi, doğalcı terminolojiyi terk ederek doğa yasaları argümanı yerine “ekonominin yasaları” argümanına başvurmaya başlamıştır. Bu gelişme, bu dönemde ekonomi ile politikanın ayrışması ve ekonominin özerk bir alan olarak tanımlanmaya başlamasıyla ilişkilidir. Sanayi devrimiyle birlikte kapitalizmin tarım-manüfaktür aşamasından sanayi temelli bir dönüşüme uğraması piyasanın özerk bir alan olarak politik alandan ayrışmasına yol açmıştır. Bu gelişmeyle bağlantılı olarak, iktisat bilimi, 19. yüzyıl başlarından itibaren, 18. yüzyılda hakim olan iyimser söylemi terk ederek kötümser bir bilime (dismal science) dönüşmüştür. 19. yüzyılın ilk yarısında iktisat söylemindeki dönüşüm, tarihsel yaklaşımı terk ederek, adım adım yöntemsel bireyciliğe dayanan ve tarih dışı “fayda ve özel çıkar mekaniği” biçiminde formüle edilen neoklasik iktisadın önünü açmıştır. Sonuç Yerine Bu yazıda marjinalist temeller üzerine inşa edilen yerleşik iktisadın tarih-dışı yapısına ve toplumsal bir süreç olan ekonominin işleyişini indirgemeci bir teorik çerçeve içinde ele almasına, “evrimsel iktisat” akımı içinden yöneltilen eleştirilerin dikkate alması gereken temel bir soruna işaret etmeye çalıştık. Evrimsel ve kurumsal iktisadın eleştirel kolları, yerleşik iktisadı sorgulayan görüşlerinde iktisadi yaşamın ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın karmaşık yapısına odaklanarak yararlı eleştiriler getiriyorlar. Ancak bu eleştiriler, yerleşik iktisadın ontolojisine değil epistemolojisine odaklanıyor. Üstelik evrimsel iktisat, sorunu burada kavradığı için 17 Ayrıca bkz. E. P. Thompson (2007, s.242-248). 149 150 Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozyumu yine bir doğa biliminden türetilen bir epistemoloji öneriyor. Bu önerinin temel açmazı, evrimsel biyolojinin kavramsal çerçevesinin doğal süreçleri açıklamak üzere inşa edilmiş olduğunu göz ardı etmesidir. Evrimsel biyolojiden türetilen kavramsal çerçevenin bir analoji olarak toplumsal süreçlere uygulanması, yerleşik iktisadın çok yakınılan mekanistik epistemolojisinin yarattığı soruna benzer bir başka soruna kapı açmaktadır. Toplumsal yaşamın içinden türetilmesi gereken nedensellik ilişkilerinin, doğa bilimleri için türetilmiş olan dar bir kavramsal çerçeve içinde incelenmesinin bir başka indirgemeciliğe yol açması kaçınılmaz görünmektedir. Kapitalist iktisadi mekanizma tarihsel ve toplumsal bir yapılanmadır. Bu mekanizmanın anlaşılması ve açıklanması için bir tarih ve toplum teorisine dayanmak gerekir. Evrimsel analojiler, değişimi anlamaya odaklansa da, insan deneyimi içinden türetilen bir tarih ve toplum teorisine dayanamayan bir değişim teorisi, verili toplumsal ilişkileri bir bütün olarak kavramaktan ziyade, bu ilişkilerin belli veçhelerine odaklanan partikülarist bir açıklama ile yetinmek zorunda kalacaktır. Bugün evrimsel iktisadın firma, teknoloji, kurumlar, düzenleme tarzları vb. alanlara yoğunlaşması bu sınırlılıktan kaynaklanır. Verili toplumsal ilişkilerin bütünsel kavranışına imkan sağlayan bir teorik yaklaşımın inşası, epistemoloji düzeyinde değil, ontoloji düzeyinde tartışılması gereken bir konudur. Bu yazıda ele aldığımız klasik politik ekonomi okulunun başlangıçta tarihsel değişimi anlamaya çalışırken giderek mekanistik bir bilime dönüşmesi, bu okulun, tarihi kapitalist ekonominin gelişiminin önündeki engellerin kaldırıldığı mekanik ilerlemeci bir süreç olarak kavramasına yol açan ontolojisinden kaynaklanmıştır. Öyleyse, iktisada yeniden hayat vermek için gerekli kavramsal çerçeve fizik yerine biyolojiden değil, gerçek yaşamın eleştirisinden yola çıkmalıdır. Kaynakça Baş Dinar, G. (2011) “Veblen’in İktisadi Analizinde Sosyo-Ekonomik Evrim ve Darwinizm”, Bu derleme içinde. Blackburn, R. (der.) (1972) Ideology in Social Sciences, London:Fontana /Collins. Blaug, Mark (1990) Economic Theory in Retrospect, Cambridge: Cambridge University Press. Brenner, Robert (1989) “Bourgeois Revolution and Transition to Capitalism”, in The First Modern Society: Esssays in English History in Honour of Lawrence Stone, Cambridge: Cambridge University Press. Condorcet (1944) İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı, Çev. Oğuz Peltek, Ankara: Maarif Matbaası. [2 Cilt içinde] Çiğdem, Ahmet (2003) Aydınlanma Düşüncesi, İstanbul: İletişim Ferguson, Adam (1966). An Essay on the History of Civil Society, D. Forbes, (ed.), Edinburgh: Edinburgh University Pres. Fine, Ben (2002) “ “Economic imperialism”: a view from the periphery”, Review of Radical Political Economics, 34, 187–201. Harcourt, G. C. (1972), Some Cambridge Controversies in the Theory of Capital, Cambridge: Cambridge University Press. Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik ve Mekanistik Yaklaşım Hodgson, G.M. (1993) Economics and Evolution: Bringing Life Back into Economics, Cambridge, UK and Ann Arbor (MI): Polity Press and University of Michigan Press, Hodgson, G.M.(2001) How economics forgot history: the problem of historical specificity in social science,London: Routledge. Hodgson, G. M. (2002) “Darwinism in Economics: from Analogy to Ontology”, Journal of Evolutionary Economics, 12:259-281. Hunt, E.K. (2006) İktisadi Düşünce Tarihi, Çev. M.Günay, Ankara: Dost Yayınları. Hutchison, Terence W. (1988) Before Adam Smith: The Emergence of Political Economy, 1662-1776, Oxford: Basil Blackwell. Kaymak, M. (2005) “Ulusların Tarımsal Zenginliği: Adam Smith ve Fizyokrasi”, Ekonomik Yaklaşım, s.54. Keynes, J.M. (2008) Genel Teori, Çev. Uğur Selçuk Akalın, İstanbul: Kalkedon. Marx, Karl (1993) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev. Sevim Belli, Ankara: Sol Yayınları. _______(1997) Kapital, c. I. Çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları. McNally, David (1988) Political Economy and the Rise of Capitalism: a Reinterpretation, Berkeley: University of California Press. Meek, Ronald. L. (1967) Economics and Ideology and Other Essays. London: Chapman and Hall. Özel, Hüseyin (2000) “The Explanatory Role of the General Equilibrium Theory: An Outline into a Critique of Neoclassical Economics,” Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 18 (1). Öziş, Mustafa (2010) İktisat Teorisinde ‘Zaman’, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Perelman, Michael (2000) The Invention of Capitalism: Classical Political Economy and the Secret History of Primitive Accumulation, Durham and London: Duke University Press. Rousseau, Jean Jacques (2007) Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev, Çev. S.Eyüboğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Rubin, Isaac Ilych (1979) A History of Economic Thought, Rusça’dan Çev. D. Filtzer, London: Ink Links. Strauss, Leo (1968) “Natural Law”, D.L. Sills (Ed.) International Encyclopedia of Social Science, Vol. X, Macmillan Company and The Free Pres. Vol.11:80-85. Schumpeter, Joseph (1954) History of Economic Analysis, London: George Allen and Unvin. Selik, Mehmet (1980) İktisadi Doktrinler Tarihi, İstanbul: Gerçek Yayınevi. Smith, Adam (1795) Glasgow Edition of the Works and Correspondence of Adam Smith, Vol. 3, Essays on Philosophical Subjects, http://files.libertyfund.org/files/201/Smith_0141-04_EBk_v5.pdf _______(1997) Ulusların Zenginliği, Çev. Ayşe Yunus ve Mehmet Bakırcı, İstanbul: Alan. _______(2002) Ulusların Zenginliği,II. Cilt. Çev. M.Tanju Akad, İstanbul: Alan. Stark, Werner (1997) “İktisadi Düşünce ve Toplumsal Gelişme”, (Der. ve Çev.), Mustafa Özel, İktisat Risaleleri, İstanbul: İz. 241-306. Şenalp, M.G., “Dünden Bugüne Kurumsal İktisat”, Eyüp Özveren (der), Kurumsal İktisat, Ankara: İmge Kitabevi, 2007: 45-92. Thompson, Edward P. (2006) Avam ve Görenek, İngiltere’de Geleneksel Popüler Kültür Üzerine Araştırmalar, Çev. Uygur Kocabaşoğlu, İstanbul:Birikim. Westfall, Richard (2000) Modern Bilimin Oluşumu, Çev. İ. H.Duru, Ankara: Tübitak. 151 152 Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozyumu Wood, Ellen Meiksins (2003a) Kapitalizmin Kökeni:Geniş Bir Bakış, Çev. A.Cevdet Aşkın, Ankara:Epos. _______(2003b) Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması, Çev. Şahin Artan, İstanbul: İletişim.

Judul: Klasik Politik Ekonomi, Tarihsellik Ve Mekanistik Yaklaşım

Oleh: Muammer Kaymak


Ikuti kami