İbrahim Dursun Mukayeselİ Temel Ekonomİ

Oleh Ibrahim Dursun

299,4 KB 9 tayangan 0 unduhan
 
Bagikan artikel

Transkrip İbrahim Dursun Mukayeselİ Temel Ekonomİ

İbrahim Dursun MUKAYESELİ TEMEL EKONOMİ Vanr. prof. dr. İbrahim Dursun Mukayeseli Temel Ekonomi Izdaje i štampa: Dobra knjiga, Sarajevo www.dobraknjiga.ba Recenzenti: Prof. dr. İsa Sağbaş Univerzitet Afyon Kocatepe Prof. dr. Fatih Savaşan Univerzitet Sakarya Prof. dr. Sait Açba Univerzitet Afyon Kocatepe Lektura i korektura: Hana Šarkinović-Köse Doç.Dr. İbrahim Dursun Mukayeseli Temel Ekonomi Yayın Hakları: Dobra knjiga, Sarajevo wwww.dobraknjiga.ba İnceleyici Kurul (Reviewers): Prof. Dr. İsa Sağbaş Afyon Kocatepe Üniversitesi Prof. Dr. Fatih Savaşan Sakarya Üniversitesi Prof. Dr. Sait Açba Afyon Kocatepe Üniversitesi Editör: Hana Šarkinović-Köse İbrahim Dursun MUK AYESELİ TEMEL EKONOMİ Dobra knjiga - Sarajevo 2016. İÇİNDEKİLER Mukaddime 1 BİRİNCİ BÖLÜM EKONOMİNİN ON TEMELİ 1.İktisadi Davranışlarda Müşevvikler Çok Önemlidir 11 2.Hiçbir Şey Bedava Değildir. Her Şeyin Bir Bedeli Vardır 15 3. Gönüllü Mübadele İktisadi Gelişmeyi Hızlandırır 17 4.Ticari İşlemlerin Bedelleri Mübadelenin Önünde Bir Engeldir: Bu engeli Ortadan Kaldırmak İktisadi Gelişmeyi Hızlandırır 21 5.Reel Gelirdeki Artışlar Üretimdeki Gerçek Artışlara Bağlıdır 23 6. Gelir Artışının Kaynakları Şunlardır: 27 7.Gelir Başkalarına Yapılan Hizmetlerin Karşılığıdır. İnsanlar Başkalarına Yardım Ederek Gelir Elde Ederler. 31 8.Kâr Arayışı Firmaları Zenginlik ve Refahı Artıracak 33 Faaliyetlere Yöneltir 9.Görünmeyen El İlkesi – Piyasa Fiyatları - Kişisel Çıkarlarla 37 Toplumsal Refah Arasında Ahenk Sağlar 10.İktisadi Kararların Yan Etkilerinin ve Uzun Dönemli Sonuçlarının Hesaba Katılmaması İktisatta En Yaygın Hata Kaynağıdır 40 İKİNCİ BÖLÜM İKTİSADİ GELİŞMENİN YEDİ ANA KAYNAĞI 1.Özel Mülkiyet: Bireyler Üretim Faktörlerinin Mülkiyetine Sahip Olduklarında Ellerindeki Bu Kaynakları Daha Verimli Alanlara Yönlendirirler 46 2.Mübadele Özgürlüğü: Mübadele Hacmini Daraltan Politikalar Ekonomik Gelişmeyi Köstekler 51 3.Rekabetçi Piyasalar: Rekabet Kaynakların Etkili Kullanımını Teşvik Eder ve Yararlı Gelişmeler İçin Daimi Bir Motivasyon Sağlar 55 5 4.Etkin Bir Sermaye Piyasası: Bir ülke potansiyel gelişme gücünü ortaya çıkarmaya kararlıysa, sermayesini refah üretici projelere yönlendiren bir mekanizmaya sahip olmalıdır. 57 5.Parasal İstikrar: Enflasyonist Para Politikaları Fiyat Sinyallerini Bozar ve Pazar Ekonomisini Çökertir 62 6.Düşük Vergi Oranları: Halk, Kazancının Kendisine Kalan Kısmı Büyüdükçe Daha Fazla Üretir 64 7. Serbest Ticaret: Bir Millet, Başkalarına Oranla Düşük Maliyetle Üretebildiği Malları Satıp, Karşılığında Yüksek Maliyetle Üretebildiği Malları Satın Alabildiği Ölçüde Kazancını Arttırabilir 68 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM EKONOMİK GELİŞME VE DEVLETİN ROLÜ 1. Devlet Fertlerin Haklarını Koruduğu ve Onların Piyasa Sisteminde Üretmedikleri Mal ve Hizmetleri Sağladığı Sürece İktisadi Gelişmeye Katkıda Bulunur.................................................. 74 Devlet Hataları Düzeltmekte Başarılı Bir Aygıt mıdır?..... 2. 80 İslam Öğretileri Yönetim Mekanizmasının Toplum 3. Üstündeki Yükünü En Aza İndirir..................................................... 82 4. Anayasal Kurallarla Sınırlandırılmadıkça, Bazı Özel Çıkar Grupların Demokratik Süreci Kendi Kazançlarını Maksimize Etmek İçin Kullanırlar..................................................... 84 6 Mukaddime İktisada ilişkin olarak kaleme alınan başlangıç düzeyindeki kitaplarda iktisadın temelinin kıtlık olduğu ve hedefinin de kıt olan kaynaklarla sonsuz olan ihtiyaçların karşılanması olduğu vurgulanır. İstekler, onları tatmin etmek için gereken kaynaklardan daha fazladır. İnsan bitmek bilmeyen bir enerji ve çabayla daha fazla kaynağa sahip olmaya çalışır. Bir anlamda kendisine öte dünyada vaat edilene henüz bu dünyadayken ulaşmaya çalışır. İnsanlara, bütün kutsal metinlerde, öte dünya ödülü olarak sunulan Cennet’in en temel özelliği sonsuzluktur; gerek insan ömrü gerekse oradaki kaynaklar açısından. Kaynakların, en azından, sınırlı olması istekler arasında tercih yapma zorunluluğunu doğurur. Elinizdeki kaynaklar (para) sınırlı olduğundan akıllı telefon aldığınızda kültürel ve akademik gelişiminize katkı sağlaması muhtemel bir kitabı almaktan vazgeçmek durumunda kalacaksınızdır. Bu da kaynakların etkin kullanımı sorununu beraberinde getirir. En makul çözüm bir liste yapmak ve bu listeye önce ihtiyaçlarımızı sonra da isteklerimizi öncelik sıralamasına göre yazmaktır. Kaynaklarımızın bittiği yerde listedeki ilerleyişimiz de bitecektir. Bundan sonraki çabamız listenin kalan kısmında yer alan isteklerimizi tatmin etmek için yeni kaynaklar temin etmek olacaktır. Bu kitabın yazımında, bilgiye (bilime) yalnızca aklın rehberliğinde ulaşabileceğine inanan yaklaşım yerine, Yüce bir Yaratıcı’nın var olduğu, bu Yaratıcı’nın insanı dünyada “başıboş bir şekilde bırakmadığı”nın bilinciyle, aklı vahyin süzgecinden geçiren bir yaklaşım esas alınmıştır. İlk yakla7 şıma göre insana dışarıdan (bir Yaratıcı tarafından) dikte edilmiş bir hedef yoktur. Başka bir yaşam söz konusu olmadığı varsayıldığından, yapılacak şey insanların maddi refahlarını sağlamak ve böylece onları “özgürlük”e kavuşturmaktır. Bu özgürlük, mümkün olduğunca arzu edilen her şeyi yapabilme hürriyetidir (Karaman, 2016). İnsanın dünyadaki bireysel ve toplumsal yaşantısını düzenlemek amacıyla indirilen öğreti sistemlerinden (din) sonuncusu ve tamamlayıcısı olan İslam’a göre insanın var ediliş sebebi kulluk ve Yaratıcının hükümranlığını temsildir. İslam’ın öğretileri sadece namaz, oruç, hacc gibi bireysel ibadetleri değil; insanın birey olarak kendi davranışları ve toplum içindeki yaşayışını da kapsamaktadır. İnsanın layık olduğu şerefe ulaşabilmesi ve yalnızca Allah’a kul olabilmesi için diğer her türlü kulluktan kurtulması gereklidir. Bunun için de şu üç şeyin sağlanması gereklidir (Karaman, 2016): 1. Her şeyden özgür olmak 2. İnsanlar arasında eşitlik 3. Sosyal dayanışma (ümmet olma bilinci). (Herşey) -den özgür olamak: Mutlak anlamda özgürlük, bireyin dilediği her şeyi serbestçe yapabilmesini ifade eder. Dışarıdan herhangi bir baskı ve zorlamanın olmaması, bireyin diğer bireylerin keyfi isteklerinden bağımsız hareket edebilmesi ve yapmak istediği, aynı zamanda yapma kudretine sahip olduğu şeyleri serbestçe yapabilmesi, mutlak özgürlüğün söz konusu olabilmesi için gerekli şartlardır. Sartori’ye göre mutlak anlamda özgürlüğün söz konusu olabilmesi için şu beş şartın bulunması gereklidir: Bağımsızlık, mahremiyet, kapasite, fırsat ve iktidar. Burada bağımsızlık, siyasal özgürlükler, yani seçme özgürlüğü; mahremiyet, bireyin baskıya uğramadan kendi kendine karar vererek seçim yapması (tercih özgürlüğü); kapasite, seçenekleri genişletmek; fırsat, seçilecekler arasındaki alternatifleri çoğaltmak ve iktidar, eşit seçme özgürlüğü için gerekli olan şartlardır. İslami öğretiler açısından mutlak anlamda özgürlük için, her şeyden özgür olmak, diğer bir ifadeyle hiçbir şeyi Allah’ın rızasından önde tutmamak gereklidir. “De ki: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durulmasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler size Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli ise Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez. (Tevbe; 9/24)”. Yukarıdaki ayette dünyaya ait hiçbir şeyin sevgisinin Allah’ın rızasının önüne geçmemesi gerektiği vurgulanır. Dolayısıyla gerçek anlamda özgür olmak isteyen bir insanın öncelikle dünyanın bu nimetleri ile ilişkisini gözden geçirmesi gereklidir. Şunu belirtmek gerekir ki burada maksat sayılanları terk etmek ve onların önemsizliği değildir. Aksine onlara yönelen muhabbetin Allah’ın rızasının önüne geçirilmemesidir. Günümüzde insanlar daha çok çalışmaya, daha çok kazanmak hedefine yönlendirilmiştir. Tüm bu çabanın sonunda ise çalışmadan daha rahat bir hayatı yaşamak hayali yatmaktadır. Yazılı ve görsel basın aracılığı ile de bu hayal sürekli canlı tutulmaktadır. Bir nevi Yaradan’ın vaadi olan cennet, dünyada hedeflenmektedir. Ancak dünyanın cennetine ulaşmak için sosyal adalet, açlıktan ölen insanlar, zalimin zulmü altında inleyen insanlar, yerinden yurdundan edilen insanlar göz ardı edilmektedir. Oysaki Yaradan’ın vaadi için atılan her adımın, alınan her nefesin, yapılan her işin “iyi” için olması gereklidir. 9 İnsanlar arasında eşitlik: Eşitlik kavramı, bazı insanların doğuştan köle olduğunu ileri süren Aristo’dan bütün insanların akıl sahibi olmak ve erdemleri kazanmak bakımından eşit olduğunu savunan Stoa felsefesine, bütün ruhların Tanrı önünde eşit olduğunu öngören Hıristiyanlıktan; bu dinden hareket edip eşitlikçi olmayan katı sosyal hiyerarşiler üretmiş teologlara kadar Batı düşüncesinin Eski ve Orta çağları boyunca tartışılmıştır (İslam Ansiklopedisi, C.32, s:78). Modern çağda içeriği biraz daha zenginleştirilen eşitlik kavramı, temelinde insan varlığının yüceliğine duyulan saygının yer aldığı ahlâkî ilkeyi ifade etmesi yanında fırsat eşitliği, siyasî eşitlik, toplumsal eşitlik, ırk eşitliği, kadın-erkek eşitliği, ekonomik eşitlik gibi düşünce ve ilkeleri kuşatan bir üst kavram durumuna gelmiştir (İslam Ansiklopedisi içinde Cevizci, s. 380-381). İslâm, insanlar arasında fırsat eşitliğini de tanımakla birilikte hayatın dinamik süreçlerini yok sayarak, meselâ meşrû bir şekilde elde edilmiş ekonomik imkân ve varlıkların zorla eşitlenmesi gibi bir uygulamayı öngörmemiştir. Fakat Müslüman toplumda herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanması bir sosyal ahlâk ilkesi olarak belirlendiği için adaletsizliklere yol açacak şekilde gelişen dengesizliklerin gerek ahlâkî tercihler gerekse sosyal politikalarla ortadan kaldırılması da hedeflenmiştir (İslam Ansiklopedisi içinde Karaman, s.144-145). Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından “Arabın aceme, acemin de araba üstünlüğü yoktur” buyrulmuş ve insanlar arasındaki tek üstünlük ölçüsünün “iyi niyet (takva)” olduğu, bu açıdan üstün olanların da ancak Allah tarafından bilineceği ifade edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında insanlar arasın10 da siyah, beyaz; efendi, köle; asil, asil olmayan vb. ayrımlar İslam öğretisiyle ortadan kaldırılmıştır. Bir diğer hadiste de şöyle buyrulmaktadır: “Allah Tealâ soyunuza ve nesebinize bakmaz; bedenlerinize ve mallarınıza da bakmaz; ancak kalplerinize bakar. Kimin sâlih (dürüst) bir kalbi varsa, Allah ona merhamet eder. Siz ancak Âdem’in evlatlarısınız ve Allah katında en sevgiliniz, en ziyade takva sahibi olanınızdır.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 309). Sosyal dayanışma: İslam öğretileri, doğası gereği bireysel faydasını maksimize etme eğiliminde olan insanı, en yakınlarından başlayarak, sosyal faydayı da dikkate alması konusunda yönlendirmektedir. Bunun için insanları bazen yükümlü kılar bazen de teşvik eder. “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın...” (Nisa; 36). Ayetin emrettiği ihsan ve iyilik “iyi geçinme, yardımlaşma, ortak ve meşru menfaati kollama, zararı defetme, dayanışma” gibi bütün ihsan nevilerini içine almaktadır. İslam öğretileri insanın kendi nefsine yönelik düzenlemeler getirdiği gibi, ailesiyle, diğer Müslümanlarla, Müslüman olmayanlarla, toplumun bütünüyle, devletle, hatta toplumlar arası ilişkileri de düzenlemektedir. Müslüman’ın en temel görevlerinden bir tanesi gördüğü kötülükleri ve zulümleri engellemektir. Bunun için de önce kendindeki kötülüklerden kurtulacak, kendini iyi kılacaktır. Elinden ve dilinden diğer insanlar emin olacaktır. Diğer bir ifadeyle insanlar ondan kendisine hiç bir zarar gelmeyeceğinden emin olacak kendilerini güvende hissedeceklerdir. 11 Kaleme aldığımız bu kitapta İslam öğretisi olarak ifadelendirdiğimiz, sosyal hayatı dizayn etmeye yönelik telkinlerdir. Bu öğretiyi temel alan bir eğitim ve sosyal hayat bu davranış kalıplarının toplumda yerleşmesine zemin hazırlayacaktır. İnsanların ekonomik alandaki özgürlüklerini sınırlayan tek şey başkalarına zarar verecek iktisadi davranışlarda bulunmamalarını sağlayacak toplumsal yaptırımlardır. Gerçek anlamda özgürlük de bu olsa gerektir. James Gwartney ve Richard L.Stroup tarafından “What Everyone Should Know About Economics and Prosperity” başlığı ile kaleme alınan; Yıldıray Arsan’ın çevirisi ve “Temel Ekonomi” başlığı ile Liberal Düşünce Topluluğu yayınlarından çıkan kitabı ilk kez doktora tezimin yazım aşamasında okumuştum. O günlerde aynı üslup ve rahatlıkla tarafımdan yazılan bu kitabı yazma arzusu oluşmuştu. Aynı “üslup”tan kastımı anlamak için öncelikle kitabın kendisini okumanızı rica edeceğim. Zira tarafımdan hazırlanan bu çalışmanın sınırlarını Gwartney ve Stroup kitabı belirlemiştir. Ancak fırsat bulup kaleme alabildiğim elinizdeki bu “başlangıç”ı okumadan önce mutlaka Gwartney ve Stroup’un kitabını okumalısınız. Başlangıç diyorum çünkü bu çalışmayı ilk şiir mesabesinde görüyorum. İslam adına bir şeyler söylemenin ağırlığını hissederek kaleme almaya çalıştığım bu çalışmayı geliştirmek arzusundayım. Şunu da hatırlatmakta fayda görüyorum: Burada yer alan görüşler tamamen amatör bir ruhla ve teslimiyetçi bir anlayışla kaleme alınmıştır. Yüce bir Yaratıcı’nın varlığına ve Peygamberleri aracılığı ile gönderdiği mesajların insanların dünyadaki yaşamlarını düzenlemeye yönelik ahlaki kodlar olduğuna teslim oldum ve bu önyar12 gıyla/ön kabulle/imanla düşünerek yazmaya çalıştım. Her türlü eksiklik ve hata şahsıma ait olup bilgi dağarcığımın darlığından kaynak-lanmaktadır. Niyet hayır; akıbet de hayrolur inşallah. İbrahim Dursun Sarajevo, Mart 2016 13 BİRİNCİ BÖLÜM EKONOMİNİN ON TEMELİ 1. İ ktisadi Davranışlarda Müşevvikler Çok Önemlidir İktisat teorisi motivasyonlardaki değişmelerin insan davranışlarını önceden tahmin edilen bir doğrultuda değiştirilebileceği varsayımına dayanır (s.3). Dahası insan davranışlarının temel nedenini kârı maksimize etmek ve maliyeti minimize etmek olarak izah eder. Semavi öğretiler de bu değişimi sağlamaya odaklanmıştır. İnsanın sosyal hayattaki davranışları kadar ekonomik aktivitelerdeki davranış biçimini şekillendirmek hedeflenmiştir. Evet insanlar doğaları gereği kişisel çıkarlarını maksimize etmek güdüsüyle hareket ederler. Ama İslam öğretileri bireyleri, diğer bireylerin çıkarlarını en az kendi çıkarları kadar kollamak noktasında teşvik eder. Bu konuda akla gelebilecek ilk öğreti “sizden biriniz kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe gerçek bir Müslüman olamaz” hadisidir (Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33). Görüleceği üzere İslam öğretisi burada bir empati önerisi ve teşviki vardır. Her daim kendi çıkarı peşinde koşmaya meyyal insanı karşısındakinin yerine koymaya teşvik eder. Dahası karşıdakinin “kardeş” olduğu hatırlatmasını yapar. Buna karşılık liberal iktisat teorisi bireylerin kendi çıkarlarını maksimize ettikleri/etmeleri gerektiği tespiti/varsayımı ile hareket eder. Şahsi kazanç ve maliyet beklentilerinin yapılacak tercihleri etkilediği ifade edilir. İnsanlar, daha fazla 17 kazanç/fayda sağlayacaklarını düşündükleri tercihleri yapacaklar, yüklen-dikleri maliyetler arttığında ise bu tercihlerden vazgeçecekler ya da hiç yapmayacaklardır. Şahsi çıkar, piyasa faaliyet-lerinden siyasi tercihlere kadar son derece etkili bir kavram ve analiz aracıdır. Konuyu günümüz mantığıyla ele aldığımızda bu durumun genel geçer bir davranış şekli olduğu söylenebilir. Ancak insanlık tarihinde yaşanan bazı sahneler vardır ki bu duruma taban tabana zıttır. Bunlardan en çok bilinen hadise şöyledir: Medine’de kıtlık yaşandığı bir yıl, Hz. Osman (r.a) şehre bir kervanla buğday getirmişti. Kervan henüz şehre girmeden önünü kesen Medine esnafı buğdayı satın almak istemiş ancak ne kadar yüksek kâr marjı önerdilerse de Hz. Osman buğdayı onlara satmamıştı. Bunun üzerine esnaf devrin devlet başkanı olan Hz. Ebubekir’e şikâyet ettiler. Hz. Osman’ın verdiği cevap ise “Ben onları cennet karşılığında Allah’a sattım. Bütün buğdayı ve Allah’a kurban ettiğim buğdayı taşıyan devlerin etlerini Medine’nin fakirlerine dağıttım.” Bu hadise, günümüz mantalitesi ile bakıldığında hikâye ya da istisna olarak algılanabilir. Ancak bu tür davranışlar günümüzde dahi farklı şekillerde sergilenmektedir. Başka bir açıdan bakıldığında burada da bir ticaret vardır ve bu ticaretin Allah rızasıdır ve maksimize edilmiştir. Yukarıdaki hadisedeki davranış motivasyonu alturist ya da diğergamlık olarak adlandırılmaktadır. Konuya iktisadi müşevvik-ler açısından baktığımızda liberal iktisat öğretisi ile uyuşmadığını görmekteyiz. Tabii ki insanlar çıkarlarının peşinde koşacaklardır. Bu durum yadsınamaz ve garip de değildir. Ancak günümüzde gelinen noktada bazılarını 18 çıkarların maksimizasyonu diğer bazılarının sefaletine hatta canına mal olmaktadır. Çıkar ya da fayda maksimizasyonu güdüsüyle hareket edildiğinde ve çıkar yalnızca parayla ifadelendirildiğinde ortaya çıkan şey sadece kendi çıkarını düşünen, diğerlerini ise çok da umursamayan bir insan modeli olmaktadır. Gwartney ve Stroup (1996; 5) iktisadın temel varsayımının bencil olanlar kadar alturist (diğergam) olanlar için de geçerli olduğunu ifade etmektedirler. Onlara göre insanlar ne kadar alturist olurlarsa olsunlar, yoksul bir insana en iyi elbiseyi verecekleri şüphelidir. İslam öğretisi açısından olaya baktığımızda insanlar sevdiklerinden vermeye teşvik edilmektedirler. Çalışanlarına da “yediklerinden yedirmeleri ve giydiklerinden giydirmeleri” tavsiye edilir. Ebetteki bunlar tavsiyeden ibarettir. Muhatapları tarafından bu tavsiyelere uyulmaması durumunda herhangi bir yaptırım söz konusu olmayacaktır. Ancak insanın çocukluktan itibaren bu ve benzeri güzel erdemlerle yetiştiği, yalnızlığa ve sürekli daha fazlasını ve daha yenisini tüketmeye yöneltilmediği bir ortamda yetişmesi durumunda iktisadi tercihlerinde ve önceliklerinde “diğeri”ni de dikkate alması en azından imkan dâhilindedir. Gwartney ve Stroup (1996; 3-4) kitabın bu bölümünde birbiri ile çatışan üretici ve tüketici güdülerinin (müşevviklerinin) piyasa fiyatını oluşturacağını ifade etmektedirler. Bu yönüyle bakıldığında piyasa fiyatı maliyetin üzerine eklenecek makul bir kar oranından ibret olacaktır. Bu konuda da İslam ticaret öğretileri piyasa güvencesini sağlayacak 19 düzenlemeler içermektedir. Mal alışverişinin gerek alıcının gerekse satıcının haklarını sağlayacak şekilde gerçekleşmesi için gerekli düzenlemeler mevcuttur. Piyasa fiyatının üzerinde fiyat oluşturmak için mal stoklamak (karaborsa) yasaklanmıştır. Ürün azlığı nedeniyle fiyatlar aşırı yükseldiğinde ise çözüm, yukarıda Hz. Osman’ın hadisesinde olduğu gibi, piyasaya diğer yerlerden ürün getirilmesidir. Zaten piyasa güvenliği (ekonomik özgürlükler) sağlandığında serbest ticaret o pazarlara yönelecektir. Ekonomik özgürlükleri ve hakları güvence altına almaya yönelik uygulamalardan biri şöyledir: Hz Peygamber, pazarı denetlemeye çıktığı bir günde bir tezgâhta yer alan buğday yığınına elini daldırdığında alttaki buğdayların ıslak olduğunu görür. Satıcının cevabı yağmur yağdığı ve bu yüzden alttaki buğdayların ıslak olduğu şeklindedir. Ancak Hz. Peygamber kendisini şöyle ikaz eder: “Keşke alıcıların buğdayın alt kısımlarının ıslak olduğunu bilmesini sağlasaydın”. Ve arkasından buyurur: “Bizi aldatan bizden değildir”. Görüldüğü üzere alıcıyı yanıltmaya yönelik hareketlerin piyasada bulunmaması arzu edilir ve bunun sağlanması için sorumluların gerekli denetlemeleri yapması öngörülür. Özetle piyasada rol alan aktörlerin ekonomik hakları ve güvenlikleri sağlanır. 20 2. H  içbir Şey Bedava Değildir. Her Şeyin Bir Bedeli Vardır Üretim için kullanılan kaynakların kıt, buna karşılık insanların mal ve hizmet talebinin (ihtiyaçların) sınırsız olduğu varsayımı –bu durum Gwartney ve Stroup tarafından hayatın bir gerçeği olarak ifade edilmiştir (s.6)- iktisadi analizlerin üzerine bina edildiği bir varsayımdır. Arzuladığımız şeyler ile elimizde mevcut imkânlar arasındaki miktar uyumsuzluğu taleplerimizin bir kısmından vazgeçmemizi gerektirecektir. Ancak günümüzün pazarlama anlayışı bizi sürekli olarak “daha fazlasını iste”ye çağırmaktadır. Kaynak mı? Kurgulanan finansal sistem içinde o da sorun olmaktan –en azından bir süreliğine- çıkarılmıştır. İşte bu noktada İslam öğretileri kaynakların kıtlığını, daha doğru bir ifadeyle sınırlılığını, vurgulama sadedinde iktisadı, tutumlu olmayı ve israf etmemeyi salık vermektedir. O kadar ki abdest alırken bir nehrin bile suyu kullanılıyor olsa israf edilmeyecektir. Yaşam için zorunlu olan kaynaklar bu kaynaklara sahip olmayanlarla paylaşılacaktır. Maliyet kavramı iktisadi hayatta hayati bir öneme sahiptir. Herhangi bir maldan daha fazla üretmek istediğimizde başka bir malın üretimini sınırlandırmalıyız. Kaynakları kullanmanın maliyeti başka alanlardaki üretimi kısmaktır. 21 Bu noktada İslam öğretileri tercihini “kârlı”dan çok “faydalı”ya yönlendirmiştir. Önceliğin insanlara faydalı olacak işler (mallar) olması gerektiği vurgulanmıştır. “Kuşkusuz fiyatını başkaları ödediği takdirde herhangi bir kişinin bir malı bedava elde etmesi de mümkündür. Ne var ki bedavacılık, maliyet olgusunu hiçbir zaman yok edemez, sadece onu başka kimselere yükler.” (s.7) İslam öğretisi içinde zekât ve sadaka mekanizması çok önemli bir fonksiyon üstlenmiştir sosyal huzur ve kardeşlik şuuru açısından. Hayatın idamesi için zorunlu olan miktardan fazla mal varlığı olanlar ve bu mallarını iktisadi döngünün dışında tutup biriktirenler zekât vermeye yönlendirilmişler, hatta zorlanmışlardır. Bu bağlamda zekât aslında tam da bir servet vergisi özelliği taşımaktadır. Sadakaya gelince tek bir kuruş bile olsa verilmesi salık verilmiştir. Bu durum günümüz mantalitesi ile bakıldığında “bedavacılık” sorununu doğurabilecektir. Yani bazı insanlar çalışmak yerine diğerlerinin kendilerine verdikleri ile yaşamayı tercih edebileceklerdir. Ancak bu durum verenlerin elde ettiği “fayda”yı zerre miskal azaltmayacaktır. Üstelik bu fayda sadece “öte dünya” için değil bu dünyada da elde edilecektir. Zira “malın vermekle azalmayacağı” taahhüt edilmiştir. 22 3. Gönüllü Mübadele İktisadi Gelişmeyi Hızlandırır Gwartney ve Stroup kitaplarının bu bölümünde ticaretin faydalarını anlatmaktadır. Ticareti verimli kılan üç nedenden bahsetmektedirler. Birincisi, ticaretin mal ve hizmetleri, onlara en fazla değer verenlere yöneltmesidir. Bu sayede örneğin elinde bir müzik aleti bulanan ama bunu çalma becerisi olmayan birinin elindeki bu alet, ticaret aracılığı ile iktisadi bir değer haline gelebilecek ve çalmayı bilen bir sanatçının elinde değerli hale gelecektir. Ticaretin ikinci faydası, tarafları en iyi üretebildikleri malların üretiminde uzmanlaştırarak karşılıklı kazanç imkânlarını arttırmasıdır. Uzmanlaşma da üretilen mal ve hizmet miktarını arttıracaktır. Mal ve hizmetlerin bol olması da fiyatlarının düşmesine sebep olacaktır. Böylece alım gücü görece az olanlar da daha önce alamadıkları bu mal ve hizmetleri alabileceklerdir. Uzmanlaşmanın ülkeler arasındaki işbirliğini de teşvik etmesi muhtemeldir. Belirli mal ya da hizmetin üretiminde uzmanlaşan ve dolayısıyla bunu diğer ülkelere göre daha ucuza mal eden bir ülke bu malı, kendi ürettiği fiyattan daha pahalıya mal eden bir ülkeye satacak; buna karşılık kendisinin görece daha pahalıya ürettiği bir ürünü de başka bir ülkeden satın alabilecektir. Üçüncü fayda, üretimi aile ölçeğinden daha fazla miktarlara çıkarmasıdır. Ticari faaliyet, insanların üretebildikleri mallardan daha fazla üretip pazarda satabilmesine ve kazanç elde edebilmesine imkân 23 sağlayacaktır. Adam Smith’in toplu iğne üretimine yönelik örneği ile iktisadi söyleme dâhil edilen işbölümü, daha fazla üretimi ve daha fazla kazancı da beraberinde getirmiştir. İslami öğretiler ticareti, kazanç mekanizması olarak gösterir ve teşvik eder. Ticaret insanların ihtiyaçlarını karşılayabilmesi açısından önem arz eder. Malın, üreticiden tüketiciye intikali demek olan ve sermaye kadar gayreti de gerektiren, üstelik kâra olduğu kadar zarara da dönüşme ihtimali bulunan ticari faaliyet, malın, faydasını artırdığı ölçüde meşru kabul edilmiş, hatta teşvik edilmiştir. Diğer yandan ticaret bir kazanç unsurudur. Ticari faaliyetlerin gelişmesi ve gerek bireylerin gerekse ülkenin refahının artabilmesi açısından güven ortamının sağlanması gerekir. Yani insanlar yaptıkları alışverişte aldatılmadıklarından emin olmalıdırlar. Bunu sağlamayı amaçlayan çeşitli hükümler söz konusudur. Bir kere ticaretin taraflarında yani satıcıda ve alıca bazı vasıfların bulunması gereklidir: a) Bilgi: Ticaret erbabı ya da ticaretle uğraşmak isteyen kişiler ticaret hukukunu (ahkâmını) bilmelidir. Aksi takdirde yapılan alışverişler geçersiz sayışacaktır. b) İttika: İslami hükümler insanlara verdikleri zararlar nedeniyle haram sayılan malların ticaretinin yapılmasına izin vermemektedir. Diğer yandan ticaret hukukuna aykırı olarak gerçekleştirilen işlemlerden de şiddetle kaçınılması tavsiye edilir. Dini hükümlerle yasaklanan şeyler üzerinde ticari faaliyet yürütülemez. c) Basiretli (dürüst) bir tacir gibi hareket etmek: Günümüz ticaret hukuku sisteminde de önemli bir yeri bulunan dürüstlük ticari hayatın güven içerisinde gerçekleşmesi 24 açısından önemlidir. Buna göre satıcı, müşteriye malı hakkında doğru bilgi vermelidir, malın ayıbını, kusurunu gizlememelidir. Ticari alana getirilen düzenlemelerden biri de mal pazara girmeden önce malı getirenin yolda karşılanıp malının satın alınmamasıdır. Bu düzenleme iktisat teorisindeki tam rekabet şartları arasında yer alan satıcıların ve alıcıların piyasa hakkında tam bilgi sahibi olmasına karşılık gelmektedir. Zira malı Pazar sunmak üzere getiren satıcı piyasa fiyatını bilmeden malını sattığında muhtemelen daha fazla kazanç elde etme imkânından mahrum olabilecektir. Diğer yandan bu tür bir yasaklamadaki amaç piyasa da karaborsacılığın ve tekelleşmenin önlenmesidir. Diğer bir düzenleme malı alma niyeti olmadan sırf fiyatı yükseltmek ya da hali hazırda yükseltilmiş fiyatı müşterilere kabullendirmektir. İslami öğretiler ticari hayatı güvenilir kılmak ve satıcı ve alıcıları korumak için bu ve benzeri birçok düzenleme getirmiştir. Bu düzenlemelerdeki teme amaç ticaretin taraflarının kendilerini güven de hissetmelerini sağlamak ve ticaretin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaktır. 25 4. T  icari İşlemlerin Bedelleri Mübadelenin Önünde Bir Engeldir: Bu engeli Ortadan Kaldırmak İktisadi Gelişmeyi Hızlandırır Gwartney ve Stroup, refah açısından faydalı ve gerekli olan ticaretin maliyetinin gerek doğal sebeplerle gerekse vergi, lisans, fiyat kontrolleri, gümrük tarifeleri ve kotalar gibi insan yapısı engeller nedeniyle attığını/arttırıldığını ifade ederler. Ulaşım alanında yapılacak yatırımlar bu maliyetleri düşürecektir. Ticari maliyetleri yükselten vergi vb. unsurlar açısından bakıldığında ticaret malları üzerinden vergi (zekat) alınmadığını görmekteyiz. Paranın dolanımı arttıkça ticari hayat canlanacak ve insanların refah seviyesi artacaktır. Zekâtın belli miktarın üzerindeki ve servet niteliğindeki (1 yıl boyunca ekonomik sirkülasyondan çekilen) mallar üzerinden alındığı dikkate alındığında öğretinin bu amaca ne derece uygun olduğu görülecektir. Ticari maliyeti arttıran doğal sebepleri ortadan kaldıran uygulamalara örnek olarak ise Orta Asya’da doğan, İran’da gelişen ve Anadolu Selçukluları zamanında nihai şeklini alan kervansaray ve han yapılması uygulaması verilebilir. İdare bakımından kervansaraylar, iki kısma ayrılırdı. Büyük bir kısmı vakıflı idi ki, yolcular buralara parasız alınırdı. Bunlar, Batı’da hiçbir zaman eşine rastlanmayan birer şefkat ve yardım müesseseleri idi. Bazı kervansarayların vakfı yoktu. Oralarda yatıp kalkanlar ise cüz’i bir miktar ücret öderlerdi. 27 Yolcuların ve özellikle tüccarların konaklaması amacıyla inşa edilen bu yerlerde günümüz mantalitesinden çok farklı olarak belli bir güne kadar olan konaklamalar için, hatta o devrin nakliye aracı olarak kullanılan hayvanların beslenmesi ve bakımı için herhangi bir ücret alınmamaktaydı. Bu güne uyarladığımızda bunun anlamı benzinliklerde mola veren kamyonların şoförlerinden konaklama ücreti alınmaması ve araçlarının yakıtlarının yine ücretsiz olarak doldurulmasıdır. Tüm bu uygulamalar aslında ticaretin maliyetini minimize etmekte ve malların gerçek anlamda serbest dolaşımı anlamına gelmektedir. 28 5. Reel Gelirdeki Artışlar Üretimdeki Gerçek Artışlara Bağlıdır Özelde bireylerin genelde de devletin daha yüksek gelir düzeyine ulaşabilmesinin yolu verimliliği ve böylece üretim miktarını arttırmaktır. Üretim miktarı arttıkça, o malı üretebilmek için kullanılan üretim faktörlerini elinde bulunduranların gelirleri de artacaktır. Bu gelir döngüsü sayesinde daha çok insan istihdam edilecek ve gelir elde etme şansına sahip olacaktır. İslami öğretiler elde edilen gelirin, gelirin elde edilme sürecinde rol alanlar arasında, özellikle de işçi ve işveren arasında dengeli (adil) bir biçimde dağıtılmasını sağlamaya odaklıdır. İşverene, işçilerin hakkını gözetmeyi, alınların teri kurumadan ücretlerinin verilmesini salık verir. İşverene bu telkinler yapılırken işçiye de mesaisine dikkat etmesi, iş ahlakına uygun davranması, işverenin meslek sırlarını ifşa etmemesi vb. telkinlerde bulunur. İktisat öğretisi insanların daha fazla mal ve hizmet tükettikçe bir o kadar mutlu olacaklarını varsaymaktadır. Yapılan analizler de daha fala mal ve hizmet üretimini sağlamaya yöneliktir. Hayat seviyesinin yükseltilmesi yani gelirimizin arttırılabilmesi için öncelikle toplumun arzu ettiği, değer verdiği malların neler olduğunu tespit etmek, daha sonra da bu malların minimum üretim şeklinin belirlenmesi gerekecektir. Bu süreçte de kaynakların verimli kullanılması önem arzeder. Aynı kaynak miktarıyla daha fazla üretim yapıldığında 29 veya aynı üretim miktarını daha az kaynak kullanarak gerçekleştirilebildiği ölçüde iktisadi gelişme hızlanır. İslami öğretiler kaynakların verimli ve etkili kullanılmasını ister. Üretim kaynakları ve her türlü kaynak, zaman da dâhil, israf edilmeyecek ve “faydalı” şekilde kullanılacaktır. İslami öğretiler insanların ihtiyaçlarından fazlasını tüketmemeleri gereğini vurgular. İhtiyaçtan fazlasının temel bazı ihtiyaçlarını bile karşılayamayan insanlara aktarılmasını öğütler. Bazı batılı ülkelerin gelir düzeyleri açısından geldikleri nokta ve yaşam standartları dünyanın geri kalanı, bazı istisnalar hariç, ile kıyaslandığında oldukça yüksektir. Hayat standardı ve yaşam kalitesi, geçmişten günümüze yaşanan göçlerin temel nedenini oluşturmaktadır. Ancak sürecin başlangıcına bakıldığında bu zenginliğin önemli bir sebebinin sömürgecilik yaklaşımından beslendiğini görmek güç olmayacaktır. Gerek Amerika kıtasının kaynakları gerekse Afrika’nın ucuz işgücü (köleleri) bu kalkınmanın temellerini oluşturmaktadır. Evet, bilim ve teknolojinin gelişmesi/ geliştirilmesi ile elde edilen bu kaynaklar verimli bir şekilde kullanılmış ve dünyanın geri kalan çok büyük bir kısmını imrendirecek bir gelir seviyesine ulaşılmıştır. Ancak insanlık kalitesi açısından bakıldığında hal böyle değildir. Doğal zenginliklerin olduğu ya da stratejik açıdan önemli coğrafyalarda oynanan oyunları yadsımak mümkün değildir. Tam da burada daha çok kazanmak kadar, kazanılanı kazanamayanla paylaşmak insani bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. 30 İktisat teorileri işçi sendikalarının işçi ücretlerinin arttırılması talebinin maliyetleri arttıracağını, bunun da fiyatlar genel seviyesini arttırarak sonuçta işçi ücretlerinin reel olarak artmayacağını söyler. Olması gereken işçilerin verimliliklerini arttırmaları durumunda ücret artışı talep etmeleridir. İşçi başına yüksek ücretin temel şartı yüksek verimliliktir. Burada önemli olan şey ise tüketicilerin talep yönelttikleri mal hizmetlerin üretim alanlarında verimlilik artışının sağlanmasıdır. Üretim süreci sonunda ortaya çıkan artı değerin işçi işveren arasındaki bölüşümü tarih boyunca sorun kaynağı olmuştur. İslami öğretiler, ortaya çıkan artı değerin adalet ölçüsünde paylaşılmasını, işverenin işçisinin, işçinin de işvereninin hakkına riayet etmesini telkin eder. Hatta “yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek” tavsiye edilir. 31 6. Gelir Artışının Kaynakları Şunlardır: İşgücünün vasıflarının gelişmesi Sermaye birikimi Teknolojik ilerleme Daha iyi bir organizasyon İnsanların ihtiyaçlarını giderebilmesi için gerekli olan mal ve hizmetlerin her birinin üretimi için belirli sürelerin geçmesi ve üretim faktörlerinin bir araya getirilmesi gerekir. Genel anlamda üretim faktörleri; arazi (toprak), işgücü (emek) ve sermaye bir müteşebbis tarafından bir organizasyon çatısı altında bir araya getirilerek toplumun talep ettiği/ ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetler üretilir. Mevcut kaynaklarla daha fazla mal ve hizmet üretmek için de işgücünün kalifiye hale gelmesi ve sürekli yenilenmenin sağlanması, sermaye birikiminin sağlanması, teknolojik ilerleme ve daha üst düzey bir ekonomik organizasyon gereklidir. İnsanların becerilerini geliştirmeleri için, eğitim ve tecrübe gereklidir. Şüphesiz ki becerileri yüksek olan bir insanın üretim miktarı ve kalitesi de artacaktır. Bu konuda Peygamber tavsiyesi yapılan iş her ne olursa olsun, helal dairesi içinde olmak kaydıyla, en güzel şekilde yapılmasıdır ve şöyle buyrulur: “Yüce Allah, yaptığınız işi sağlam ve iyi yapmanızdan hoşnut olur.” Allah’ın her daim kendisini gördüğü ve kendisinden haberdar olduğuna inanan bir Müslüman kendisine havale edilen/kendisinden beklenen bir işi de en güzel şe33 kilde yapacaktır/yapmalıdır. Aynı zamanda işin ehline/erbabına verilmesi tavsiye edilir: “İş, ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekleyiniz”. Bu durumda her Müslüman becerilerine uygun alanlarda istihdam edilmeli ve bu becerilerini de sürekli geliştirmelidir. Ekonomik gelişme için üretim miktarının arttırılması, bunun için de üretim faktörlerinin bir kısmının tüketim malları üretiminden çekilip makine, teçhizat, fabrika vb üretim sürecinde kullanılan diğer faktörlerin üretimine kaydırılması gereklidir. Bunun mümkün olabilmesi için elde edilen gelirin bir kısmının, en azından insanlardan bazılarının, tasarruf etmesi gerekecektir. Müslüman, hayatının her alanında olduğu gibi sosyal ve ekonomik alanlarda da dengeli, ölçülü ve tutarlı olmak durumundadır. Yüce Allah Kur’an’ı Kerimde mü’minlerin özelliklerini sayarken, onların daima ölçülü olduklarını vurgulamakta ve şöyle buyurmaktadır: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır (Furkan; 67).” Müslüman, hayatının her alanında olduğu gibi sosyal ve ekonomik alanlarda da dengeli, ölçülü ve tutarlı olmak durumundadır. Yüce Allah Kur’an’ı Kerimde mü’minlerin özelliklerini sayarken, onların daima ölçülü olduklarını vurgulamakta ve şöyle buyurmaktadır: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” Yukarıdaki telkinlerden çıkarılacak mesaj, insanların ihtiyaçlarından fazlasını sırf zevk olsun diye tüketmemeleri ve gelirlerinin kalan kısmını insanlar için faydalı olacak diğer alanlara yönlendirmesidir. Tutumlu olmak, ölçülü davran34 mak bütün peygamberlerin ve İslam büyüklerinin bizatihi yaşayıp insanlığa tavsiye ettiği önemli bir ahlak kuralıdır. İslam Peygamberi: “Tasarruf eden sıkıntı görmez” buyurarak ekonomik hayat içinde insan davranışının temel prensibini belirlemiştir. İslam israf ile cimrilik arasında muazzam bir dengeyi hedeflemiştir. İnsanları israftan alıkoymaya çalıştığı gibi cimrilik etmekten de alıkoymaya çalışır ve bu yönde telkinlerde bulunur. 35 7. Gelir Başkalarına Yapılan Hizmetlerin Karşılığıdır. İnsanlar Başkalarına Yardım Ederek Gelir Elde Ederler. İnsanlar birbirinden farklı kabiliyet ve kişilik özellikleri ile donatılmış olarak yaratılırlar. Bu durum her bireyin hem üretim becerileri hem de değer verdikleri mal ve hizmet türlerini belirler. Özellikle üretim faktörü olarak bedenî niteliklerini kullanan insanlar başkalarına gördükleri hizmet karşılığında gelir elde ederler. Daha fazla gelir elde etmek için de öncelikle insanların ihtiyaç duydukları tespit etmek ve daha yararlı olma imkânlarını arayıp bulmak gereklidir. Bunun aksine bu arayış içinde olmayan ya da bu imkâna sahip olamayan insanlar daha düşük gelir edecekleridir. İnsanların bir kısmı diğerlerinden daha fazla gelir elde ederler. Bu, onların sundukları hizmetlere ya da mallara para ödemeyi kabul eden daha çok insanın var olmasıdır. Ya da onların faaliyet alanları ve ürettikleri mallar diğerlerine kıyasla daha değerlidir. İnsanlar arasındaki gelir farklılığı doğal bir sürecin sonucunda gerçekleşir. Burada önem arz eden husus bütün insanların fırsat eşitliğine sahip olmalarıdır. Fırsat eşitiliği söz konusu ise insanlar çalışma azmi ve gayretleri ölçüsünde kendi kabiliyetlerini geliştirebilecekler ve daha fazla gelir elde etme imkânına sahip olacaklardır. Ayette “insan için 37 ancak çalıştığının karşılığı vardır” buyrulmuş ve Allah’ın çalışana bunun karşılığını vereceği ifade edilmiştir. Yine Peygamberimiz (s.a.s) de “Hiç kimse kendi el emeği ile kazandığından daha helal bir lokma yememiştir.” diyerek çalışmayı teşvik etmiştir. Burada vurgulanan başka bir şeyde insanların çalışma alanlarının ve ürettiği mal veya hizmetlerin helâl dairesi kapsamında olması, yani diğer insanlar için faydalı olması gerektiğidir. 38 8. Kâr Arayışı Firmaları Zenginlik ve Refahı Artıracak Faaliyetlere Yöneltir Günümüzün iktisaden gelişmiş ülkelerine bakıldığında bu ülkelerin katma değeri yüksek olan ve tüketiciler tarafından daha fazla talep edilen mal ve hizmet üretimine yönelttiklerini görürüz. İnsan yaşamı açısından önemli olan ama katma değeri düşük olan ürünleri, örneğin tarım ürünleri, ise daha çok gelişmemiş ve tarıma elverişli ülkelerden temin ettikleri görülür. İktisadi analizlerde kullanılan mukayeseli üstünlükler teorisi de bu durumu birnevi kolaylaştırmakta/ akademik zemine oturtturmaktadır. Yukarıda da dile getirildiği gibi İslami öğretiler insanlar arasında sosyal dayanışmayı teşvik ettiği gibi ülkeler arasında da sosyal adaleti sağlamaya çalışır. Daha doğru bir ifadeyle İslam’ın hedefi insanların bütününün huzurudur. Ancak günümüz mantalitesinin aksine bu huzur, daha da çok tüketmekte değil, Allah’a kul olmaktadır. Bunun da anlamı dünyada iyi işler yapmaktır. İslam’ın önceliği güçlü devlet olmaktan ziyade adil olmaktır. Adil yönetim beraberinde gücü getirecektir ve getirmiştir. Günümüzün askeri güce dayalı anlayışı dünyaya huzur getirmek yerine dünyanın dört bir yanında büyük bir karmaşaya sebep olmuştur. Piyasa ekonomisi içinde firmalar kaynaklarını verimli/kârlı alanlara yönlendirmek zorundadır. Aksi takdirde iflas edecekler ve piyasadan çekilmek zorunda kalacaklardır. Diğer yandan tüketiciler de ellerindeki kaynakları ihtiyaçları arasında öncelik sıralaması yaparak kullanmak durumundadırlar. Zira gelirleri ya da servetleri bütün ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyecektir. İslam öğretileri ihtiyaçlar 39 noktasında en genel çerçeveyi helal dairesi ile çizmiştir. Burada Müslümanların tüketim ya da üretim alanını sınırlayan az sayıda mal türü vardır. Allah’ın haram kıldığı alkol, uyuşturucu vb. malların tüketimi de üretimi (ticareti) de mümkün değildir. Bu dairenin içinde “takva” ölçülerine giren ve insanlara fayda sağlayan mal ve hizmetlerin üretimi ve tüketimi vardır. İslam öğretisi yapılan her işin başkasına zarar vermeyecek ya da kandırmayacak şekilde yapılmasını salık verir. Günümüz ekonomik yapılarında teknoloji hızlı bir şeklide gelişmekte, bu da sürekli olarak daha teknolojik ve daha fazla ihtiyaca/zevke hitap eden malların üretilmesini mümkün kılmaktadır. Benzer şekilde insanların zevkleri değişmekte/değiştirilmektedir. Ekonomik alandaki aktörler orta ve uzun dönemli maliyetleri ve fiyatları öngörememektedirler. Bu yüzden üretim kararları belirsizlikler üzerine inşa edilir. Günümüzün üretici aktörleri bu belirsizliği ortadan kaldırabilmek için tüketicilerin zevklerini/taleplerini yönlendirme yolunu bulmuşlardır. Yazılı ve görsel materyaller (reklamlar gibi) kullanılarak insanların önüne bitmek bitmeyen ihtiyaçlar silsilesi konmaktadır. İslam öğretileri bu güdüleri şekillendirmeyi hedefler. İnsanlar ellerindekinin kıymetini bilme, kendisini gelir düzeyi itibariyle yukarıdakiyle değil aşağıdakiyle kıyaslama, kendinden daha kötü durumda olanlarla ellerindekini paylaşma vb. birçok erdemli davranışa yönlendirilmektedirler. Ancak buradaki hükümler keskin sınırlar koymak yerine yönlendirmeyi/teşvik edici hedefler. İnsanların ihtiyaçlarını tek tipleştirmek gibi bir uygulama söz konusu değildir. Biri için ihtiyaç olmayan bir 40 mal diğer için ihtiyaç olabilir. Örneğin mesleği gereği çok sık yolculuk yapması gereken birinin hem güvenli hem de konforlu, bu yüzden de daha maliyetli bir araca sahip olmak istemesi oldukça makulken, bu maliyeti karşılayacak gücü olmadığı halde tüketici kredisi kullanarak böyle bir araca sırf zevki için sahip olmak isteyen kişinin ki ihtiyaç değil heves olacaktır. İşte İslam ahlak öğretileri aracılığı ile bu tür arzuları yönlendirmeye çalışır. 41 9. G  örünmeyen El İlkesi – Piyasa Fiyatları - Kişisel Çıkarlarla Toplumsal Refah Arasında Ahenk Sağlar Adam Smith, kendi çıkarını kollayarak işe koyulan insanın, farkında olmayarak toplumun da çıkarına en uygun düşen alana yatırım yaptığını belirtir. Böylelikle kendi çıkarı peşinde koşan insan, görünmez bir el yardımıyla, başlangıçta hiç düşünmediği toplumsal bir amaca hizmet etmektedir. İslam insanı toplumdan ayrı tutmaz. Huzurlu ve insan onuruna yaraşır bir yaşantı için, içinde yaşanılan toplumun ne derece önemli olduğunu göz ardı etmez. Evet, insan yaradılışı gereği kendi çıkarını maksimize etme eğilimdedir. Ancak iki anlayış arasındaki temel farklılık birinde “çıkar” anlayışının, İslam’ın temel inançlarından biri olan ahiret hayatından bağımsız olarak, sadece bu dünya ile sınırlandırılmış olmasıdır. Üstelik bu “çıkar” belirsizdir ve kişiden kişiye değişir. Oysaki İslami öğretiler insanın çıkarına olan şeylerin ilahi ölçülerle belirlendiğini söyler. Dünya hayatında sergilenen davranışların ahiret hayatını baz alarak şekillendirilmesi gereğini vurgular. İyi Müslüman “kendisi için arzuladığını diğer Müslümanlar için de arzulayan” kişi olarak tanımlanır. Dolayısıyla iyi Müslüman olmak, dolayısıyla ahiret hayatında vaat edilen ve insanların bu dünya da bulmayı hedefledikleri yaşantıya ulaşmak, için herkesi için “iyiyi dilemek” gereklidir. Müslüman kendi çıkarlarını gözetirken, diğerlerine zarar vermemenin ötesinde onlar için de iyi olanın elde edilmesine engel olmamalıdır. Adam Smith’e göre hiç niyet edil43 meyen toplum menfaati, bir Müslüman için her daim söz konusu olmalıdır. Daima iyinin ve faydalının peşinde koşan insan, hem kendi mutluluğunu ve huzurunu sağlamış olacak hem de toplumun huzuruna ve refahına katkıda bulunmuş olacaktır. Zekat ve hacc gibi öyle ibadetler vardır ki bunlar için belli bir gelir düzeyinin üstüne sahip olmak gereklidir. Hacca gitme arzusunda olmayan bir Müslüman’ı bulmak oldukça güçtür. Bu arzuda olan bir Müslüman’ın iktisadi alanda gelir getirici faaliyetlerde bulunması gereklidir. Benzer şekilde bir Müslüman için zekatını verebilmek, o gelir düzeyine sahip olmasa bile az da olsa sadaka verip kendinden daha güç durumda olan birine yardımda bulunmak tarifi güç bir haz kaynağıdır. Bu hazzı yaşamak ve gerçekleştirilebilmesi için belli bir mal varlığına sahip olunması gereken ibadetler, Müslüman’ı ekonomik arenada aktif olmaya yönlendirmektedir. İslam’ın ekonomik modeli kaynakların etkin/faydalı kullanımına büyük önem verir. Ancak bunun için, merkezi ekonomik planlama yerine gönüllü teşvik mekanizmasını kullanır. Buna karşılık işleri görünmez ele bırakmaz. Müslüman olan biri için yönlendirici olan öğretilere sahiptir. İnsanın kendi tercihleri ile tüm doğruları ve en kârlıyı bulacağı varsayımının aksine, gerek insanın bizatihi kendisi gerekse toplum hayatı için faydalı ve zararlı olanı önceden belirler, hatta görünür hale getirir, sonra da insanı faydalı ve zararlı arasında tercih yapma noktasında serbest bırakır. Gerçek anlamda tercih özgürlüğü de bu olsa gerekir. Görünmez el sayesinde milyonlarca tüketici, çok sayıda üretici ve üretim faktörü sahibinin tercihleri ile piyasa fiyatı 44 oluşmaktadır. Oluşan bu fiyat o alanda üretim yapanların üretim kararlarını belirler. Piyasaya yeni girecekler maliyetlerini bu fiyatın altında tutabileceklerine inanıyorlar ve kendi üretimlerinin ortaya çıkaracağı arz artışının da tüketiciler tarafından tüketileceğine güvenmek durumundadırlar. Peki, milyonlarca tüketicinin tercihlerini önceden tahmin etmek mümkün müdür? Öyleyse tüketicileri bu tercihlere yönlendirmek gerekecektir. Bunu da “reklam” ve bilinçaltı yönlendirmeleri ile yapmanın çok da zor olmadığı söylenebilir. Peygamber (s.a.s) dönemi uygulamasında piyasa fiyatının oluşumu ve bu fiyatın karaborsacılık aracılığı ile yükseltilmesine müsaade edilmemiştir. Yine piyasa da mal darlığı nedeniyle fiyatlar yükseldiğinde piyasa fiyatına merkezi bir müdahale yerine ithalat (dış ticaret) yoluyla piyasadaki talep-arz dengesi sağlanmaya çalışılmıştır. Evet, ekonomik anlamda tercih piyasa ekonomisinden yanadır. Bununla birlikte piyasanın arz tarafı ciddi anlamda denetim altında tutularak tüketiciler güvence altına alınmıştır. Böylelikle üreticiler kazançlarını meşru çerçevede elde etmeye yönlendirilmişlerdir. Piyasada kazanç elde etmek isteyen üreticiler fiyatlar piyasa fiyatında sabit kabul edildiğinde kârlarını arttırabilmek için maliyetlerini düşürmeye çalışırlar. Ancak bunu yaparken de kalitelerinden taviz vermemeli, en azından tüketicilerin aradığı asgari şartları sağlamalıdırlar. 45 10. İktisadi Kararların Yan Etkilerinin ve Uzun Dönemli Sonuçlarının Hesaba Katılmaması İktisatta En Yaygın Hata Kaynağıdır Gwartney ve Stroup kitabın bu bölümünde konut ve otomobil piyasaları üzerinden fiyatlara yönelik sosyal amaçlı sınırlamaların uzun vadeli etkilerinin çok daha olumsuz sonuçları olacağını ifade etmektedirler. Örneğin kira miktarına yapılacak sınırlandırıcı bir politika uzun vadede konut arzında azalmalara yol açacaktır. Bu da ekonomik büyümenin olumsuz etkilenmesi anlamına gelir ki toplumun genelinin gelir düzeyinin azalmasına neden olacaktır. Bu noktada doğru politika konut arzını teşvik edici politikalardır. Benzer şekilde koruyucu politikalar doğrultusunda ithalata yönelik vergi artışları kısa vadede yerli üreticileri teşvik etse de uzun vadede dış ticaret dengeleri üzerinde olumsuz etkiler doğuracaktır. Piyasaların mal ve hizmet miktarı açısından tüketiciler tarafından arzu edilen miktarlarda ürün arz edebilmesi açısından dış ticaret büyük önem arz eder. Piyasa fiyatı mal azlığı nedeniyle yükseldiğinde dışarıdan bu malı ithalat etmek fiyatın yükselmesini engelleyecektir. Böylece yükselen fiyatları ödeyememe durumunda kalacak insanlar bu mal ve hizmetlerden mahrum kalmayacaklardır. Gwartney ve Stroup bu bölümde, hükümetler (politika yapıcılar) eliyle yürütülen sosyal amaçlı politikalara şiddetle karşı çıkmaktadırlar. İslam uygulamasında da sosyal po47 litikalar açısından devlet uygulayıcı değil teşvik edicidir. Sosyal yardımlaşma aracı olarak kullanılan sadaka mekanizması ve oluşturulan sosyal duyarlılık piyasa fiyatlarından (zorunlu; barınma, beslenme, giyinme) ihtiyaçlarını karşılayamayanlara gelir transferi sağlayarak sosyal dengeyi sağlamaya çalışır. Ancak ortaya çıkabilecek bedavacılık sorunun dengelemek/engellemek için de yararlanıcı tarafa yönelik telkinler mevcuttur. Yani biryandan vermeye ve paylaşmaya yönelik telkinler yapılırken diğer yandan başkasına muhtaç olmamak için çalışmaya, veren el olmaya vb. telkinlerle sosyal denge sağlanmaya çalışılır. Her şeye rağmen güç durumda bulunanlara da toplumun diğer kesimi destek olmakla yükümlüdür. Özetle sosyal dayanışma ve toplum bilinci üst seviyede tutulmaya çalışılmaktadır. 48 BİRİNCİ BÖLÜMÜN KAYNAKLARI 1. Ilıca A. (2000), Çorum’da Tarihî Bir Yapı: Veliyyüddin Paşa (Velipaşa) Hanı ve Vakfiyesi, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 9, Sayı 9, s.2. http://dergipark.ulakbim.gov.tr/uluifd/article/viewFile/5000018103/5000018393 (Erişim 17.01.2016) 2. Karaman H. http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0884. htm (Erişim 22.01.2016) 3. Gwartney, J. D. & R. L. Stroup, (1996), Temel Ekonomi, Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları: 6, Ankara. 49 İKİNCİ BÖLÜM İKTİSADİ GELİŞMENİN YEDİ ANA KAYNAĞI 1. Ö  zel Mülkiyet: Bireyler Üretim Faktörlerinin Mülkiyetine Sahip Olduklarında Ellerindeki Bu Kaynakları Daha Verimli Alanlara Yönlendirirler J. Lock’un bireyin doğuştan sahip olduğunu belirttiği üç temel haktan biri olan mülkiyet hakkı, el koyma, millileştirme, kamulaştırma, soygun, haneye tecavüz, sahtekârlık ve kandırma, onur kırıcı yayın ve karalama eylemlerine karşılık bireylerin diğerlerine karşı güvencede olmasını ifade eder. Mülkiyet hakları ekonomik özgürlükler, liberal özgürlük anlayışının çok önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bununla birlikte, kavram olarak ekonomik özgürlükler literatürde yeni gelişen, heterojen ve oldukça karmaşık bir kavramdır. Liberal düşünürlerin tamamı ekonomik özgürlüğün önemini ve vazgeçilmezliğini önemle vurgularlar. Özgürlüğün tanımında olduğu gibi, ekonomik özgürlüğün tanımında da farklı yönlere ağırlık verilmesinden kaynaklanan bir çeşitlilik söz konusudur. Gwartney, Block ve Lawson’a göre ekonomik özgürlükler “kısa ve doğru” bir tanımlama ile; “bireyler var olduğunda var olan ve kişinin güç kullanmadan, hile yapmadan ve çalmadan edindiği mülkünü diğer bireylerin saldırısından koruması”dır. Mülkiyetin kime ait olması gerektiği konusunda literatürdeki görüşler şu şekildedir: liberal iktisadi düşünceyi benimseyenler özel mülkiyetin insan tabiatına uygun, kişi ve toplum gelişimi için zorunlu olduğunu belirtmişlerdir. Diğer bir grup bunun aksini yani özel mülkiyetin insa53 nın mutluluğuna aykırı olup toplumsal çatışmanın temeli olduğunu iddia eder. Bunlara göre toplum mülkiyeti esas alınmalıdır. Bir diğer gurup ise özel mülkiyet kurumunun sınırlandırılarak korunması gerektiğini savunur. Özel mülkiyetin iktisadi kalkınmanın ön koşulu olduğunu savunan liberal düşünceye göre özel mülkiyet hakkı, mülkiyetine sahip olunan eşyanın şahsi kullanımını, başkalarının izinsiz ve bedelsiz kullanımına karşı korunmasını ve son olarak da satılabilmesini veya miras bırakılabilmesini kapsar. Özel mülkiyet hakkı insanlara mülkiyetlerini diledikleri gibi kullanabilme hakkını vermekle birlikte hak sahiplerine iktisadi eylemlerinin sonucuna katlanma sorumluluğunu da vermektedir. İslami hükümlerden (çeşitli ayet ve hadislerden), özel mülkiyetin fıtrî bir durum olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Buna göre insanlar mallar üzerinde mülkiyet hakkına sahiptir. Malik olduğu bu mülkü de miras bırakabilmektedir. Bununla birlikte müslümanların kendilerine ait olan ve helal dairesi çerçevesinde diledikleri gibi kullanabildikleri mallardan zekât vermeleri bir yükümlülük olarak karşımıza çıkarken, sadaka (durumu iyi olmayanlara yapılan yardım) da teşvik edilmektedir. Mülkiyet hakkının tanınmasının yanı sıra çeşitli hükümlerle ve hadislerle insanların mülkiyeti de güvence altına alınmıştır. İslam hukukunda herhangi bir kimsenin mülkiyet hakkına, mülküne ve tasarruf hakkına tecavüz etmek yasaklanmıştır. Herkesin kazancı kendine aittir. Herkesin meşru surette kazandığı malları tecavüzden korunmuştur. Cemiyetin ilerlemesi ve medenî bir halde yaşayabilmesi, ancak bu 54 korunma ile mümkün olur. Bir cemiyeti meydana getiren fertlerin servet ve meslek bakımından değişik derecelerde olmaları, hikmet ve ihtiyaç gereğidir. Herkes meşru şekilde çalışıp mal edinmelidir ve bu mallardan geçimini sağlamalıdır. Temiz ve huzurlu bir cemiyet hayatının başka şekilde devamına imkân yoktur. Bununla birlikte bazı ayetlerle de Allah’ın evrenin mutlak hâkimi olduğunu, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hâkimiyetinin O’na ait olduğunu bildirilir. Bu hükümlerle insanları eşyanın sahipliği konusunda emanetçi olduğu, bu mallar üzerinde fakirlerin haklarının olduğu vurgulanmaktadır. Liberal iktisat özel mülkiyetin iktisadi gelişmeyi hızlandırıcı etkilerini analizlerle ortaya koyar. Gwartney ve Stroup ilgili başlıkta özel mülkiyetin iktisadi kalkınma sürecini olumlu yönde nasıl etkilediğini açıklamaktadır: Öncelikle özel mülkiyet üretim faktörlerinin akıllıca yönetimini teşvik eder. Üretim faktörü sahipleri ellerindeki kaynakları verimli kullanmaz ve onların ekonomik değerini korumaya çalışmazsa ya da başkalarının suiistimaline göz yumarsa onlardaki değer kaybını sineye çekmek zorunda kalacaktır. İnsanlar doğaları gereği kendilerine ait olan malları özenle korurlar ve sahiplenirler. Buna karşılık ortak mülkiyete konu olan kamusal nitelikli malların verimli kullanımına yönelik motivasyon ise çok daha zayıftır. İslami öğretiler yukarıda da belirtildiği gibi bireylere ait mallar üzerinde fakirlerin hakları olduğunu belirtir. Ka55 musal nitelikteki malların kullanımında da diğerlerinin haklarına riayet edilmesi telkin edilmektedir. Özel mülkiyetin iktisadi gelişmeyi hızlandırıcı ikinci etkisi özel mülkiyetin, insanları kendilerine ait olan üretim faktörlerini, onları değerlerini daha da arttıracak ve verimliliğini geliştirecek şekilde kullanmalarıdır. Özel mülkiyet hakkının bulunduğu toplumlarda insanlar, becerilerini geliştirme, daha çok ve verimli çalışma konusunda yeterince güdülenmişlerdir. İktisadi gelişmenin temel kaynağını da üretim teşkil etmektedir. Üretimin artması gelir düzeyini arttıracaktır. Burada öne çıkan asıl önemli nokta ise ortaya çıkan bu gelir artışının toplumunun bütün katmanları arasında adil bir şekilde dağıtılmasıdır. İslami anlamda bu dağılımın ilk şekil zorunlu olarak tahsil edilen ve harcama alanları belli olan vergilerdir. Bunun dışında İslam toplumunda müslümanlar servetlerini ve gelirlerini, bu asgari ölçüden daha fazla oranda, geliri görece düşük olanlarla paylaşmaya teşvik edilmişlerdir. Toplumun gönüllüğüne dayanan bu sistemin yetersiz olması durumunda fakirlerin asgari yaşam standardına ulaştırılması sorumluluğu ise devlete verilmiştir. Özel mülkiyetin iktisadi gelişmeyi hızlandırıcı üçüncü etkisi, sahiplerine, ellerinde bulunan kaynakları daha faydalı olacak biçimde işletme arzusu oluşturmasıdır. İnsanlar, daha fazla kazanç elde edebilmek için ellerinde bulunan üretim faktörlerinin piyasa değerini arttırmak için başkalarının/ alıcıların beğeneceği şekle sokmak ya da bu şekilde tutmak zorundadırlar. 56 Yine özel mülkiyet hakkı, gelecek endişesiyle, iktisadi kaynakların daha akıllı kullanılmasını sağlar ve niteliklerinin geliştirilmesi için insanları teşvik eder. Üretim faktörlerinin niteliklerinin geliştirilmesi onları iktisadi anlamda daha değerli hale getirecektir. Ortaya çıkan artı değer de iktisadi gelişmeyi hızlandıracaktır. Gwartney ve Stroup, özel mülkiyetin sanılanın aksine kaynakların daha iyi korunmasını sağladığını belirtmektedirler. Bunu için de Afrika’nın çeşitli ülkelerindeki uygulamaları örnek gösterirler. Örneğin Kenya’da özel mülkiyet alanı dışında tutulan bölgelerde yaşayan fillerin sayılarının kaçak fildişi avcıları yüzünden hızla azaldığını, buna karşılık fillerin yaşadığı bölgeleri özel mülkiyete açan ve fildişi ve fil derisi ticaretini serbestleştiren Zimbabwe’de sayılarının % 30 arttığını belirtmektedirler. Yazarlar özel mülkiyet konusu olduğu sürece petrol vb enerji kaynakları ile madenlerin tükenmesi ihtimalinin gittikçe azaldığını ve sürekli olarak geleceğe ertelendiğini belirtmektedirler. Özel mülkiyetin önemli bir etkisi de hiç kimsenin hiç kimseyi bir yerde zorla çalışmaya ya da kendilerinde mal almaya zorlayamayacağı bir ortamı ortaya çıkarmasıdır. Yine özel mülkiyet sayesinde iktisadi güç sınırlı sayıda insanın elinde toplanmayıp dağılacaktır. 57 2. M  übadele Özgürlüğü: Mübadele Hacmini Daraltan Politikalar Ekonomik Gelişmeyi Köstekler Mübadele (alış-veriş) insanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri ya da arzu ettikleri bir mala veya hizmete ulaşabilmeleri için düzen içerisinde işlemesi gereken iktisadi bir mekanizmadır. Piyasa ekonomisini benimseyen ekonomik yapılanmalarda devletin bu mekanizmaya müdahalesi, aksamalara ve yozlaşmaya neden olacağı ve fiyat mekanizmasını bozacağı düşüncesiyle uygun görülmemiştir. Devletin bu alandaki temel görevi ticari işletmelerin kurulması ve mal ve hizmetlerin pazara sunulmasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Aksi durum piyasaya mal veya hizmet arz etmek isteyen girişimcileri caydıracaktır. Bunun sonucunda da piyasadaki mal ve hizmet miktarı azalarak fiyatlar yükselecektir. Yine bürokrasinin bu alandaki kontrolü rüşvet mekanizmasını teşvik edecek ve kişiler/firmalar işlerini kolaylaştırmak için bürokratlara rüşvet teklif edebileceklerdir. Bunun yerine hükümetlerin/devletin serbest mübadelenin belirli bir düzen içerisinde işlemesini sağlayacak hukuki düzememelere odaklanması yerinde olacaktır. İslam’da mal ve hizmet mübadelesinin hakkaniyet ölçüleri içinde yürütülmesi istenir. Hz Ömer (R.A.), “alış-veriş bilgilerini öğrenmeden, hiç kimse bu çarşıda iş yapmasın. Yoksa ister istemez faize düşer.” diyerek alış-verişin inceliklerinin öğrenilmesini istemiştir. Hatta İmam-ı Gazali “Kimya-i Saadet” adlı eserinde alışveriş ahkâmını öğrenmenin farz olduğunu belirtir. İslami hükümleri düzenleyen eserlerde mübadelenin sağlıklı ve toplum yararına olacak şekilde 59 nasıl gerçekleştirileceği uzun uzu anlatılır. Mecelle’de de konuyla ilgili çok sayıda madde düzenlenmiştir. Mübadele işleminin hakkaniyet ölçüleri içinde yapılması için gerekli hukuki düzenlemelere ışık tutan hükümler mevcuttur. Bu hükümler gerek alıcıların gerekse satıcıların bu süreçten zarar görmemesini sağlayıcı niteliktedir. Nisa suresinde “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyiniz. Ancak, karşılıklı rızaya dayanan ticaret bunun dışındadır.” (4/29) buyrulmuş ve mübedele/ticaret açısından “karşılıklı rıza”nın önemine işaret edilmiştir. Daha önce de belirtildiği gibi ticaret insanlar için meşru bir kazanç kaynağı olarak görülmüştür. Allah elçisinin, ticaret yapanlara ilişkin öğütlerinden bazıları da şöyledir: “Sözü ve muamelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır” (İbn Mâce, Ticârât 1). “Bir kimse, gıda maddelerini toplayıp günün rayiç fiyatı ile satsa sanki onu yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtmış gibi ecir alır” (İbn Mâce, Ruhûn 16). “Ey tüccar topluluğu! Hiç kuşkusuz, alış-verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karışır. Bu yüzden, bu eksikliği sadakalarınızla telafi ediniz!” (Ebu Davud, Büyû 1) “Dürüst, sözüne ve işine güvenilen tüccar, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir” (Tirmizî, Büyû 4; İbn Mâce, Ticârât 1) Görüleceği üzere ticaret yoluyla insanların ihtiyaçlarının karşılanmasına aracılık etmek teşvik edilmiştir. Ancak ticaret hayatında haksız kazanca yol açabilen faiz, karabor60 sacılık, yalan, hile, gabin* ve garar** gibi şeyler yasaklanmış, hak sahibinin hakkını alabildiği ve haksızlık yapmak isteyenin dışlandığı bir ekonomik sistem hedeflenmiştir. * Alış-verişte aldatmak, eksik vermek, saklamak, gizlemek. ticarette aldanma riski ve bilinmezlik ** 61 3. Rekabetçi Piyasalar: Rekabet Kaynakların Etkili Kullanımını Teşvik Eder ve Yararlı Gelişmeler İçin Daimi Bir Motivasyon Sağlar Piyasa şartlarında oluşan fiyat, üreticilerin maliyetlerini karşılayan ve makul bir kâr sağlayan, tüketicilerin de ödemeye razı oldukları seviyede oluşur. Oluşan bu fiyatı muhafaza edecek iktisadi unsur ise rekabettir. İktisat öğretisi rekabetin, üreticileri maliyetlerini minimize etmeye yönlendireceğini söyler. Dahası maliyetini düşüremeyenler piyasadan çekilmek zorunda kalırken, aynı malı veya hizmeti daha düşük maliyetle üretenler onların yerini alacaktır. Bu varsayım bir noktaya kadar gerçekçi ya da gerçekleştirilebilir bir durumdur. Ancak maliyetlerin sürekli olarak düşürülmesi mümkün olmayacaktır. Zira özellikle hammadde maliyetlerini belirlemek ya da düşürmek her zaman için üreticinin inisiyatifinde değildir. Diğer yandan maliyetini düşüremeyen firmaların piyasadan çekilmesi durumunda nihai olarak o piyasada sadece bir tek üretici kalacaktır. İktisat öğretisi böyle bir durumda karlılığın artacağını bu durumun da diğer sektörlerden aşırı karlılığın ortaya çıktığı alana kaymalar olacağını ve bu yüzden de tekelleşmenin ortaya çıkmayacağını ifade eder. Bunun reel dünya da ne derece geçerli olduğu tartışılır. “Rekabet üreticileri daha verimli çalışmaya ve tüketicilerin tercihlerine uymaya zorlar.” Bunun aksini düşünmek 63 de mümkündür. Yani üreticiler ürettikleri mallara talep doğurabilirler ya da onları ürettikleri malların onlar için en doğru tercih olduğuna inandırabilirler. Aslına bakılırsa her iki durumunda gerçekleşmesi olasıdır. Şu örneğe baktığımızda ilkinin doğru olduğunu görebiliriz: Sonny firması fotoğraf çekimi, ses kaydı, telefon vb talepler için ayrı ayrı ürünler üretmeyi tercih etmiş ve bu tür taleplerin neredeyse hepsini bir arada sunan diğer telefon markaları karşısında zayıf kalmıştır. Bu örnekten anlıyoruz ki tüketici tercihlerini dikkate almayan firmalar piyasada başarısız olmaya mahkûmdur. Diğer yandan özellikle yiyecek ve içecek ürünleri için hazırlanan özel reklam tarzları ile bu ürünlere talep yöneltilebilmektedir. Örneğin futbol maçları esnasında ekranın bir köşesinde belirli aralıklarla bir içecek reklamı (şişesi) konması sonucunda birçok insanın maçın devre arasında bu içeceği tüketme arzunun oluştuğu yapılan araştırmalarla gözlemlenmiştir. Hatta bu tür reklamların yasaklanması söz konusu olmuştur. 64 4. E  tkin Bir Sermaye Piyasası: Bir ülke potansiyel gelişme gücünü ortaya çıkarmaya kararlıysa, sermayesini refah üretici projelere yönlendiren bir mekanizmaya sahip olmalıdır. Liberal iktisat teorisi maksimum kâr vurgusunu ön plana çıkarmaktadır. Bu da daha bir yandan daha fazla mal ya da hizmet satmayı diğer yandan da üretim maliyetlerini düşürmeyi gerektirmektedir. Yukarıda maliyetlerin düşürülmesi ile ilgili açıklamalar yapıldığından burada aynı konu tartışılmayacaktır. Ancak Gwartney ve Stroup’un da belirttiği tüketimin, üretimin nihai amacı olduğu tespiti ya da öğretisi İslam literatürü açısından farklılaşmaktadır. İslam öğretisi insanları ancak ihtiyaçları ölçüsünde tüketmeye yönlendirmektedir. Bu noktada ihtiyacı çerçevesi de hayatın devamlılığı ve etkinliği ile çizilmektedir. Diğer bir ifadeyle İslam insanları canlı cansız her türlü eşya dâhil mal ve hizmetleri tüketirken ölçülü olmaya teşvik eder. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” düsturuyla da her daim diğer insanların asgari hayat standardına sahip olup olmadıkları konusunda hassas olmaya yönlendirir. İslam öğretileri insanları özelde diğer insanlara genelde de tüm dünyaya karşı merhametli olmaya yönlendirir. Gwartney ve Stroup (s.48), üretim artışının sağlanabilmesi için bazı malların (sermaye kalemlerinin) tüketiminden fedakârlıkta bulunulması gerektiğini belirtirler. Üretim yatırımı, yatırım da tasarrufu gerektirecektir. Tasarruf yatırımın zorunlu başlangıç aşaması olduğunu belirten yazarlar böylelikle 65 tasarrufun önemine dikkat çekmektedirler. İslam kültürü yukarıda belirtildiği gibi tüketim noktasında ölçülülüğü salık verirken, tasarrufu da teşvik etmektedir. Diğer bir ifadeyle kaynak israfını önlemeyi hedeflemektedir. Bu yönüyle bakıldığında İslami öğretilerin potansiyel gelişme gücünü kuvvetlendirmeyi hedeflediği söylenebilir. İslam toplumunun, Gwartney ve Stroup (s.48)’un, bir milletin üretim potansiyelini harekete geçirebilmesi için gerekli gördükleri “tasarrufları cezbeden sonra da bunları refah arttıran yatırım projelerine yönelten bir mekanizmaya” sahip olduğu/olması gerektiği kabul edilebilir. Benzer şekilde üretim faaliyetlerinin milletin yararına olacak alanlarda yapılması zorunluluğu göz önünde bulundurulduğunda yapılacak yatırımların, sadece bu yatırımları yapanların değil, bütün toplumun refahını arttıracağı söylenebilir. Liberal söylem yatırım kararlarının bazen başarısızlıkla (zarar) sonuçlandığını ama bunun yeni ürünlerin keşfedilmesi için ödenmesi gereken bir bedel olduğunu belirtir. Piyasa aktörleri bazen yanlış kararlar alsalar da ve bu durum kaynakların israfı anlamına gelse de aksi tek seçenek olarak algılanan/algılatılan sosyalist sistemde yatırım kararlarının politik tercihler olacağı ve bunların da genellikle fertler ve gruplar arasında iktidara yakın olanlar ve olmayanlar arasında ayrımcılığa yol açacağını belirtir. Sosyalist sistem kötüdür ve bunun tek alternatifi de piyasa ekonomisini baz alan liberal sistemdir. İslam ekonomik modelinin piyasa ekonomisine dayandığı rahatlıkla söylenebilir. Ancak yukarıdaki durum açısın66 dan bakıldığında bazı durumlarda kamu yararı amacıyla kamusal kararlar ya da kısıtlamalar söz konusudur. Daha önce de belirtildiği gibi üretim kararları yalnızca kâr güdüsüyle verilmezler. Bunun yanı sıra toplum zararına olduğu ilahi öğretilerle sabit olan durumlarda karlılık ne kadar yüksek olursa olsun yatırım yapılması mümkün olmayacaktır. Buna verilebilecek uygun örnek domuz beslenmesi/üretimidir. Domuz, bir batında çok sayıda yavrulaması nedeniyle kısa sürede çoğalabilen bir hayvan olduğundan domuz besihanesi kurmak ekonomik anlamda verimlidir. Ancak domuz Müslümanlar için haram kılınmış ve hiçbir şekilde kullanılmaması gereken bir hayvandır. Dolayısıyla ekonomik anlamda ne kadar karlı bir yatırım olursa olsun yatırım yapılması mümkün değildir. Benzer şekilde uyuşturucu niteliği olan alkollü içecekler de haram kılınmıştır. Benzer şekilde bu alanda da yatırım yapılması mümkün değildir. Yukarıdaki konuyla bağlantılı olarak belirtilmesi gereken bir diğer konu şudur: ekonomik anlamda verimli olmasa sosyal faydası ağır basan bazı mal ve hizmetlerin üretilmesi/sunulması gereklidir. Bireyler için söz konusu olan telkinler kamuda görev yapanlar ve politikacılar için de geçerli olduğundan, liberal düşünürler tarafından etnik vb. ayrımcılıklar yapacağı varsayılan politikacıların üretim için kullanılacak kaynakların yönlendirilmesi aşamasında bu telkinler doğrultusunda hareket etmesi beklenmelidir. Liberal sistemde yatırımları teşvik eden unsurun faiz olduğu ve faize getirilecek bir tavan sınırlamasının şahsi tasarrufların refah arttıran yatırım projelerine akmasını engelleyeceği ifade edilir. Faiz oranlarının enflasyonun altında kalması ise tasar67 ruf sahiplerinin yoksullaşması anlamına gelecektir. Bu durumda tasarruf sahipleri ülke dışındaki kaynaklara yönelecekler ve ülkeden sermaye kaçışı başlayacaktır. Dahası ülkeye yabancı tasarrufları çekme şansı da kalmayacaktır. Faiz İslami öğretilerle yasaklanmıştır. Dolayısıyla günümüzdeki uygulamaların İslam ekonomik sistemi ile uyuşması söz konusu değildir. İslami öğretiler tasarruf potansiyeli olanları tasarrufta bulunmaya teşvik ederken “helal kazanç” kavramını kullanarak onları ticarete kanalize etmiştir. Herkesin bizatihi ticari faaliyetlerle/üretim faaliyetleriyle uğraşması söz konusu olamayacağından bu durumda olanları da kâr-zarar ortaklığına yönlendirmiştir. Günümüz iktisadi yaşantısında bu tür düzenlemelerin sıkı bir denetim sitemine sahip olması ve hukuk sistemi aracılığı ile yürütülebileceği düşünülmektedir. İnsanlar paradan para kazanmaya teşvik edilmek yerine doğrudan üstelik fon maliyetlerini de düşürecek şekilde tasarrufa ve üretime yönlendirilmişlerdir. Gwartney ve Stroup kitaplarında, 1980’lerde faiz oranlarına devlet tarafından sınır getirilen ülkelerin (Arjantin, Zambiya, Somali, Uganda, Sierra Leone, Ekvator, Gana ve Tanzanya) mili gelirlerinin azaldığını ifade etmektedirler. Ancak burada örnek gösterilen ülkelerin sosyo-ekonomik durumları incelediğinde bu ülkelerin çok daha köklü başkaca (ekonomik olmayan) sorunlar nedeniyle bu duruma düştüklerini de söylemek mümkündür. 68 5. Parasal İstikrar: Enflasyonist Para Politikaları Fiyat Sinyallerini Bozar ve Pazar Ekonomisini Çökertir Günümüz ekonomik şartları kâğıt paranın kullanımını neredeyse zorunlu hale getirse de kağıt paranın endekslendiği altın gibi kendisi de bir değer oluşturan bir şey olmadan basılması enflasyona neden olacaktır. Günümüz iktisatçıları para arzı artışının ekonomik büyüme ya da başka bir göstergeye endekslenmesi gerektiği konusunda hem fikirdirler. Tüm dünya da kabul edilen ve konvertibilitesi olan bir paranın kullanımı ülkeler arasındaki haksız kazancı ya da üstünlüğü engelleyecektir. Paranın en temel fonksiyonu mübadele aracı olmasıdır. Bu özellik ticareti daha kolay hale getirmiştir. Ancak değer saklama aracı olma özelliği de özellikle günümüzde önem kazanmıştır. Gelgelelim milli paranın değeri korunamıyorsa değer saklama işi yabancı paralar cinsinden yapılacaktır. Bu da o ülke ekonomisi açısından olumsuz bir durum doğuracaktır. Tarihi sürece bakıldığında paranı değerinin düşmesinin/ düşürülmesinin gerek siyasi gerekse ekonomik ve toplumsal istikrarsızlıklara neden olduğu görülmektedir. Günümüzde özelikle paranın değerinin korunması amacıyla oluşturulan Merkez Bankalarının siyasi basıdan arındırılması ve tamamen ekonomik gerekçelerle karar alan kurumlar haline dönüşmesi önemlidir. Günümüzde para kazanma ve servet biriktirmek öncelikli hedef haline gelmiş/getirilmiş olsa da İslam öğretileri ser69 vet biriktirme noktasında insanları yönlendirmektedir. Bu aşamada günümüz mantığına en aykırı gözüken düzenleme kanımızca, paranın/servetin “vermekle azalmadığı” şeklindeki öğretidir. Bu şekilde insanlar ellerindeki ihtiyaç fazlası parayı ihtiyaç sahiplerine aktaracaklardır. Bunun sonucunda bu kişiler de gelir elde edeceklerdir. Sonuçta elde ettikleri gelir ile Pazar da talep doğuracaklardır. Ortaya çıkan bu talep artışı orta ve uzun vadede üretim atışına sebep olacaktır. Paranın tedavül hızının artmasının sonucu olarak gelir düzeyi de artacaktır. Ancak bu durum servet sahibi olmanın ve zenginleşmenin İslam toplumunda yasak olduğu ya da imkânsız olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira burada maksat servet sahibi insanların toplumsal duyarlılığının korunmasıdır. Verilecek bu miktarın asgari ve azami ölçüleri “eli sıkı olma büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın (İsra, 29).” Ayeti ile kişinin kendi tercihlerine bırakmıştır. Mal varlığı açısından Müslümanların zenginleri arasında yer alanların ordunun harcamalarının finansmanına yaptıkları katkılar Peygamber (s.a.s) tarafından övülmüştür. 70 6. Düşük Vergi Oranları: Halk, Kazancının Kendisine Kalan Kısmı Büyüdükçe Daha Fazla Üretir Devletin temel görevlerinden ya da varlık nedenlerinden biri, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Bunun ötesinde toplumun bütününe hitap eden ve bireyler tarafından sunulması mümkün olmayan bazı hizmetleri de sunmak durumundadır. Tüm bunlar devletin bazı harcamaları yapmasını gerektirir. Günümüzde devletlerin, savaş ganimeti elde etmek, haraç ve toprak almak şeklinde gelir sağlamaları söz konusu olmayacaktır. Bu yüzden toplumun ihtiyaç duyduğu ve tam kamusal niteliğe sahip mal ve hizmetlerin üretimi ancak, toplumun iktisadi faaliyetleri sonucunda elde ettiği gelirlerinin bir kısmının vergi olarak devlete aktarılmasıyla mümkün olacaktır. Günümüz iktisadi sitemlerinde vergi, iktisadi alanda faaliyette bunun aktörlerden devleti erkine dayanarak ve karşılıksız olarak alınan bir bedeldir. İslam ekonomik modeli açısından vergi dendiğinde akla gelecek ilk şey “zekât” olacaktır. Zekât Kur’an’a anayasa benzetmesi yaparsak, ki teşbihte hata olmaz, bilinen vergi sistemleri içinde tek anayasal vergidir. Zekâtın oranı, mükellefleri, hatta toplanan verginin kimlere ya da nerelere harcanacağı dahi İslam hukukunda kesin ve değiştirilemez ölçülerle belirlenmiştir. Günümüz vergi sistemlerinde verginin temel özelliklerinden biri de “adem-i tahsis”tir. Yani devlet tarafından toplanan vergiler belirli harcama kalemlerine tahsis edilemezler /edilmezler. Zekât bu noktada günümüz vergilerinden tamamıyla ayrılır. Elbette ki zekâtın dışında da vergiler söz 71 konusudur. Bunları da devletin sunduğu hizmetlerin ve topluluk halinde yaşamanın getirdiği bir zorunluluk olarak kabul edilen günümüz vergileri gibi düşünmek gereklidir. Devletin ekonomik alana yönelik müdahalelerinin sınırlı düzeyde kalması gerektiğini düşünen liberal iktisadi düşünce yüksek marjinal vergi oranlarının insanları daha fazla çalışmaktansa boş zaman geçirmeye/ çalışmamaya yönlendirir. Benzer şekilde yüksek vergi oranları insanların daha az vergi ödeyecekleri dolayısıyla daha az verimli alanlara kaymalarına sebep olur. Marjinal vergi oranının yüksek olması durumunda yatırımcılar marjinal gelirlerinin giderek daha fazla kısmını vergi olarak vereceklerinden kazançlı alanlardan çok verimsiz alanlara yöneleceklerdir. Tüm bunların sonucu olarak da sınırlı düzeydeki üretim faktörü verimsiz bir şekilde kullanılmış olacaktır. Yüksek marjinal vergi oranları açısından bakıldığında zekâtın oranının günümüz artan oranlı vergi sistemleri ile karşılaştırıldığında oldukça makul seviyelerde olduğu görülür. Zira zekâtın oranı*** genel anlamda, tarımsal ürünlerde % 10, diğer mallarda % 2,5’tur. Zekât kendi içinde özellikle ticari amaçlı beslenen hayvanlar üzerinden alındığında artan oranlı bir yapıya sahiptir. Dönen varlıklar ve net kâr üzerinden ödenecek oran ise sabittir (% 2,5). Mükelleflerin asli ihtiyacı olarak değerlendirilen oturdukları evleri ile araçları vergiden/zekâttan muaf tutulmuştur. İslami öğretiler insanları zekâtın dışında sadaka vermeye teşvik etmektedir. Bununla birlikte servet biriktirmekten de alı***  ekât ile ilgili oranlar daha detaylı olarak çok çeşitli kaynaklarda yer alZ maktadır. 72 koymaktadır. Servet biriktirip ellerindeki malları Allah’ın rızasına uygun şekilde kullanmayanlar ise bundan men edilmeye çalışılmıştır. Diğer yandan günümüz vergi sistemleri servet üzerinden alınan vergileri uygulama noktasında tabir caizse aciz kalmaktadır. Zekât bu yönüyle servet vergisi olarak değerlendirilebilir. Zira zekât yükümlülüğü için, elde edilen kazancın üzerinden 1 yıl geçmesi gereklidir. Bunun iktisadi hayat açısından anlamı paranın ekonomik hayat içinde tedavülünün arzu edilmesi olarak anlaşılmalıdır. 73 7. Serbest Ticaret: Bir Millet, Başkalarına Oranla Düşük Maliyetle Üretebildiği Malları Satıp, Karşılığında Yüksek Maliyetle Üretebildiği Malları Satın Alabildiği Ölçüde Kazancını Arttırabilir Zenginliğin kaynağı daha fazla mal ve hizmettir. Bir ülkedeki mal ve hizmet miktarı o ülkede mevcut üretim faktörlerinin miktarı ile sınırlıdır. Dış ticaret serbestisi ise o ülkede mevcut mal ve hizmet miktarının artmasına sebep olacaktır. Ticaretin gelişebilmesi için öncelikle güvenliğin ve istikrarın sağlanması gereklidir. Güvenliğin sağlandığı bir ülke ticari anlamda ilgi görecek, tüccarlar mallarını güven içerisinde diledikleri yere ulaştırabileceklerini ve pazarlarda satabileceklerini bildiklerinde o ülkeye mal nakledecekler ve yine diğer bölgelerde satışa sunulmak üzere o ülkenin karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu ya da daha kaliteli ürettiği malları satın alacaktır. Bazı düşünürler dış ticaret üzerine konacak vergi vb. sınırlamaların yerli üretimi teşvik edeceğini ve sonuçta ülke için faydalı olacağını söyler. Şunu unutmamalıdır ki üretim artışı istihdamın asıl sağlayıcısıdır. Eğer bir mal diğer bir ülkede daha ucuza ya da daha kaliteli üretiliyor ise bu malın ülkeye girişini sınırlandırmak ya da yüksek vergiler uygulamak uzun vadede sonucu değiştirmeyecektir. Geliri zamanla artan vatandaşlar daha pahalı bile olsa daha kaliteli olan yabancı malları talep edeceklerdir. Ya da tam tersine bir mal ülke içinde dışarıdan daha pahalıya mal ediliyor ve satılıyorsa, vatandaşlar yerli olan talebi 75 kısıp, daha ucuz olan yabancı mallara yöneleceklerdir. İslami açıdan bu noktada tek kısıtlama üretimi ve tüketimi yasak kılınmış malların ülkeye girişinin yasaklanması olabilir. Bunun dışında ticari bir kısıtlamanın hiçbir iktisadi mantığı ve gerekçesi olmayacaktır. 76 İKİNCİ BÖLÜMÜN KAYNAKLARI: 1. Bilmen Ö. N., Büyük İslam İlmihali. 2. Gwartney, James D., Walter Block & Robert Lawson. (1992). Measuring Economic Freedom, in Rating Global Economic Freedom. ed. Stephen T. Easton and Michael A. Walker, The Fraser Institute. Vancouver. 3. Hacak H., (2005). “İslam Hukuk Düşüncesinde Özel Mülkiyet Anlayışı”, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 29 (2005/2), 99-120. 4. Döndüren H., http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/ sorularla-islam-da-ticaret-ahlaki 77 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM EKONOMİK GELİŞME VE DEVLETİN ROLÜ 1. D  evlet Fertlerin Haklarını Koruduğu ve Onların Piyasa Sisteminde Üretmedikleri Mal ve Hizmetleri Sağladığı Sürece İktisadi Gelişmeye Katkıda Bulunur Klasik kaynaklarda İslam dininin temel amacının şu beş şeyi korumak/sağlamak olduğu ifade edilir: ü Kur’an ve hadis çizgisinde doğru bir din anlayışının korunması ü Sağlıklı düşünüş ve bilinçli davranış için aklın korunması ü Akli ve ruhi açıdan sağlıklı ve imanlı bir neslin devamlılığının sağlanması ü Malın (mülkiyet hakkının) korunması ü Yaşama hakkının (can güvenliğinin) sağlanması ve korunması İnsanların kanunlara uygun şekilde elde ettiği mallarını hırsızlık, gasp vb. her türlü saldırıdan koruma hakkı vardır. Bu imkâna sahip olmayanlar devletin güvencesi altında bu haklarını elde ederler. Toplumu oluşturan bütün bireyler, can ya da mallarına bir zarar gelmesi durumunda hukuk sistemi aracılığı ile zararlarının tazmin edileceğinden, dahası bunlara yönelik saldırılara karşı devletin güvencesinden emindirler. Burada korunması gerekli mallar için özel ya da kamusal ayrımı yapılmaz. Yani şahıslara ait olan mallar korunduğu gibi kamusal kullanıma hasredilmiş mallar da korunacaktır. Korumadan maksat ise onlara zarar gelmesini engellemek olduğu kadar onların etkin ya da verimli bir şekilde kullanılmasıdır da. 81 Ekonomik gelişmenin asli unsuru piyasanın sağlıklı bir şekilde güven ortamında işleyebilmesidir. Piyasaların güvenli olduğu, ticaretin hukuki zemine oturduğu, bütün tacirlerin basiretli bir tüccar gibi davranmasının sağlandığı –bu hem hukuki düzenlemelerle hem de ahlaki öğretilerin telkin edildiği sosyal çevreye dâhil olmak suretiyle- bir ortamda iktisadi hayat sürekli gelişecektir. Bu tür bir piyasa yabancı sermaye açısından da son derece caziptir. Günümüzün revaçta konularından biri olan ekonomik özgürlüklerin kriterlerinden biri de mülkiyet hakkıdır. Bunun vatandaşlar için anlamı herkesin hukuka uyarak edindiği mülkünün (menkul ve gayrimenkul) hukukun güvencesi altında olması, yabancılar için ise o ülkede hukuka uyarak elde edindikleri mülklerini (menkul ve gayrimenkul) diledikleri zaman kendi ülkelerine çıkarabilmeleridir. İşte İslami öğretiler mülkiyetin korunmasını bir anlamda kutsal saymıştır. O kadar ki canını ve malını korurken ölen bir kişiyi şehit kabul etmiştir. Liberal ekonomik yapılanmada devletin iki temel görevinden bahsedilir: a) halkın canını, özgürlüklerini ve mülklerini korumak, b) piyasada iktisadi anlamda karlı olmadığı için özel sektörün üretmeye yanaşmadığı malların üretimini yapmak. Devletin koruyucu rolünün sınırlarını ikinci maddede belirtilen görevi ile sınırlanmıştır. Bu bağlamda piyasanın işleyişine ve piyasadaki aktörlerin davranış kalıplarına yönelik İslam hukuk sistemi liberal iktisadi sistem tarafından sistematize edilen devletin koruyuculuk fonksiyonunu kusursuz bir şekilde tanımlamaktadır. Hırsızlık, hile, şiddet kullanma gibi hukuka aykırı eylemlerin piyasa açısından doğurduğu sonuç güven or82 tamının ortadan kalkmasına yol açmasıdır. İslam hukuk sistemi hırsızlığı boyutları ve türleri ile sınıflandırarak özellikle iktisadi sisteme ve kişilerin mülkiyet haklarına yönelik tehdit oluşturması nedeniyle çeşitli caydırıcı cezaları öngörmüştür. Şunu da unutmamak gerekir ki, belirli bir hayat standardını sağlayanların diğer insanların da hakkını gözetmeye, zekât ve sadaka vermeye yönlendirildiği bir toplumda hırsızlık daha çok haksız kazanç elde etmek maksadıyla yapılmaktadır. Bu yüzden belirli durumlar dışında hırsızlığa karşı devlet güç kullanma yetkisini kullanmaktadır. Mülkiyet haklarına atfedilen önemi göz önünde bulundurduğumuzda uygulanacak cezai yaptırımların caydırıcı olması gerektiği aşikârdır. Burada devleti günümüz anlamıyla köhnemiş kamu kurumlarından ziyade toplumu toplumun huzuru adına yönetenlerin de tabi olduğu sağlıklı işleyen, şeffaf, uygulanabilir ve “herkes için” bir hukuk sistemi olarak algılamak ve zihinlere oturtturmak daha doğru olacaktır. Hukuk sistemi bireylerin birbirlerine (canlarına, mallarına ve namuslarına) zarar vermesini engellediği gibi, bireylerin topluma ait olan mallara ve devletin de bireylerin mallarına, canlarına ve özgürlüklerine verdiği zararı engellemelidir. Devletin koruyucu fonksiyonunun sağlıklı bir şekilde işleyebilmesinin temel koşullarından biri bireylerin aralarındaki sözleşmelerin hukuk siteminin güvencesi altında olmasıdır. Normalde tarafların sözleşmelerine riayet etmesi beklenmektedir. Diğer taraftan mübadele özgürlüğünün kısıtlanmaması, daha doğru bir ifadeyle piyasada güven içerisinde işlem yapabilmenin sağlanması gereklidir. 83 Diğer bir koşul ise devletin keyfi vergi uygulamalarına başvurmasının engellenmesidir. İslam iktisadi modelinde vergiler öngörülebilirdir ve istikrarlıdır. İktisadi aktörler ticari faaliyetlerini yürütürken vergi sisteminin her an devlet erki tarafından her an değiştirilebileceği endişesini taşımazlar. Günümüz iktisadi düşünceleri arasında yer alan ve çok sayıda akademik çalışmaya konu olan anayasal iktisat öğretisinin önerisi aslında bundan başka bir şey değildir. Zekât, öşür, cizye vd. anayasal ve öngörülebilir vergilerdir. Devlet erkinin bu konudaki tek yetkisi (salahiyeti) vergilerin tahsili konusundadır. İslami öğretiler ışığında işleyen bir iktisadi hayatta faaliyet yürüten bireyler, öncelikle devletin yüksek ve haksız (keyfî) vergiler ve enflasyon yoluyla mallarına el koymayacağından daha sonra da diğer bireyler tarafından hileli işleme başvurmak, mübadele işleminde aldatılmak ya da gasp yoluyla kendilerinden alınamayacağından emindirler. Zira İslami anlamda devletin (siyasi iktidarın) varlık sebebi insanlar arasında adaletin sağlanması ve tüm insanlığın güven içerisinde yaşayabilmesini sağlamaktır. Devletin yukarıda açıklanan koruyuculuk görevinin dışında en önemli görevi “herkes için olan” malları üretmektir. İnsanoğlunun doğal yükselme aşaması olarak kabul edilen devlet, toplumun belirli bir düzen içerisinde, kargaşa olmadan varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan bir müessesedir. Devlet kelimesine her dönemde değişik anlamlar verilmiştir. Kapitalizm, devleti, “toplumsal zıtlıkların arasını bulma ve uzlaştırma amacıyla, toplumun çıkarları için kurulmuş bir kurum” olarak tanımlar. Faşizm, devleti, “yüce bir varlık” olarak görürken Komünizm, “sınıfsal zulmün zalim bir kurumu” olarak görür. (Koyuncu; 1). Her nasıl 84 görülüyor ve değerlendiriliyor olursa olsun devletin varlığı zorunlu görülmüştür. Genel kabul gören bakış açısına göre devlet vatandaşlar arasında barış ve huzuru sağlayan temel unsurdur. Devletin bu fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için iktisadi ve sosyal alanda çok çeşitli faaliyetlerde bulunması gerekmektedir. Ve genellikle bu faaliyetler harcama yapılmasını gerektirmektedir. Ekonomide devlete biçilen rolün biri ideolojik diğeri teknik olmak üzere iki temel dayanağı vardır: Piyasa mekanizmasının kusursuzluğuna (klasik düşünce), kusursuz olmasa bile en az kusurlu sistem olduğuna (neo-klasik düşünce) inanan ve piyasa temelli akımların yanı sıra piyasanın mutlak kötü/sömürü aracı olduğuna inanan bir blok (sosyalist düşünce) bulunmaktadır (Savaşan, 2012;13). İnsanların topluluk halinde yaşamaktan kaynaklanan öyle ihtiyaçları vardır ki, bunları karşılamak için üretilen mal veya hizmetlerin bireylere sağladıkları faydayı ölçebilmek mümkün değildir. O kadar ki bu mal veya hizmetlerin önemi ancak bu mal veya hizmetin üretilmemesi durumunda anlaşılabilmektedir. Örneğin polis aracılığı ile sunulan hizmete olan ihtiyacımız ancak bu hizmete doğrudan ihtiyaç duyduğumuzda ortaya çıkmaktadır. Bu tür hizmetlerin sağladığı fayda bölünemez niteliktedir (bölüneme özelliği). Yani her bir bireyin sunulan hizmetten ne kadar fayda sağladığını ölçebilmek mümkün değildir. Zira bu hizmetler kollektif olarak tüketilirler. Bu tür mal hizmetlerin finansmanı kamu gelirleri ile sağlanmakla birlikte vergi ödemeyenler ya da daha genel ifadeyle bedelini ödemeyenler bu hizmetin faydasından mahrum bırakılamazlar (dışlanamama özelliği). 85 2. D  evlet Hataları Düzeltmekte Başarılı Bir Aygıt mıdır? Liberal iktisat teorisi piyasanın işleyişindeki bazı aksaklıklar yüzünden ortaya çıkan yoksulluk, yetersiz sağlık hizmetleri, eğitim ve barınmanın pahalı olması başta olmak üzere sosyal sorunların çözümünüm devletin ekonomiye müdahalesi olmadığını belirtir. İslam ekonomik modelinde devletin ekonomiyle ve bireylerle ilişkisi net bir şekilde belirlenmiştir. Devletin iktisadi hayattaki rolü bizatihi piyasaya aktör olarak girmek değildir. Ancak piyasanın etkin bir şekilde işlemesini sağlamak için piyasalar üzerinde kontrolü söz konusu olacaktır. Devlet adına hareket eden idareciler tarafından, iktisada ve sosyal hayata müdahale sınırlarını düzenleyen hükümlerin uygulanmaması durumunda bizatihi tolumun kendisi (seçmenler) bu sınırlara riayet edilmesi noktasında idarecileri uyarabilmektedirler. Bu durma Hz. Ömer döneminde yaşanan şu hadise örnek gösterilebilir: Devlet Başkanı olduğu dönemde bir Cuma hutbesinde erkeklerin evlenirken eşlerine verdikleri mehir miktarı fazlaca artıp evliliği zorlaştırıcı bir durum ortaya çıkar endişesiyle verilecek mehre sınır koymak ister. Bu esnada bir cemaatin içinden bir kadın çıkar ve “Ey mü’minlerin emîri bu konu hakkında senin bilip de bizim duymadığımız, Hz. Peygamber’den sadır olan bir şey mi var? Zira Nisa suresinde Yüce Allah “…yüklerle vermiş olsanız bile geri almayın” buyurmaktadır.” der. 87 Bunun üzerine Hz. Ömer yanıldığını belirterek talebini geri çekmiştir. Örnekten de anlaşılacağı gibi İslam siyasal yapılanmasında devletin ya da topluma yöneticilik edenlerin kat’i hükümler dışında düzenleme yapabilmeleri mümkün değildir/olmamalıdır. 88 3. İslam Öğretileri Yönetim Mekanizmasının Toplum Üstündeki Yükünü En Aza İndirir Devlet o ya da bu gerekçeyle bazı mal ve hizmetleri ürettiğinde vatandaşlar tarafından kullanılabilecek üretim faktörlerini kullanır. Bunun yanı sıra yaptığı harcamaları finanse etmek için toplumdan vergi alır. O kadar ki vergi toplamak ve vergi denetimlerini gerçekleştirmek için bile ciddi harcamalar yapar. İyi uygulama olarak aktarılan şu olay kamu malının kullanımındaki hassasiyeti ortaya koyan en zirve uygulamadır: Hz. Ömer’in torunu Ömer bin Abdülaziz halife iken, bir gece makamına ashaptan biri gelir. Selam verip oturur. Fakat selamı alınmaz. Adaletiyle dedesini aratmayan Ömer bin Abdülaziz işiyle meşguldür ve sahabe bekler.. Sahabenin yüzüne bakmayan Ömer bin Abdülaziz işini bitirip mumu söndürür. Bir başka mumu yakar ve o anda sahabenin selamını alır, konuşmaya başlar. Sahabe sorar; -Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve bir mumu söndürüp diğer mumu yaktıktan sonra konuşmaya başladın? Hz Ömer cevap verir; Önceki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mes’ul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için, kendi kazancımdan almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra senine konuşmaya başladım.” Bu ve benzeri birçok hadise kamu malının toplum adına o mallı tasarruf eden idarecile89 rin göstermesi gereken hassasiyete, gösterilebilecek en zirve örnektir. Şüphesiz bu tür örnekler farklı dönemlerde birçok toplumda yaşanmış olabilir. Burada vurgulamaya çalıştığımız şey eğitim sistemine ve sosyal düzenin içindeki çeşitli kurumlar aracılığı ile bu tür değerleri beslenen toplumlarda gerek iktisadi ve gerekse sosyal yaşayış insanlar için en yaşanılası ortamı oluşturacaktır ve İslami öğretilerin odak noktası da budur. Şüphesiz din, toplumlar birbirine üstünlük kursun, birbirinin zenginlik kaynaklarını ele geçirsin ve sonuçta devlet hazinesine ve askerlere gelir sağlansın diye indirilmiş değildir. Bilakis insanlar bu öğretileri özümsesinler ki huzur içinde bir yaşantı sürüp kulluk görevlerini yerine getirebilsinler. 90 4. A  nayasal Kurallarla Sınırlandırılmadıkça, Bazı Özel Çıkar Grupların Demokratik Süreci Kendi Kazançlarını Maksimize Etmek İçin Kullanırlar Gwartney ve Stroup kitaplarının bu bölümünde siyasi partilerin iktidara gelmek için insanların oylarından ziyade iyi organize olmuş özel çıkar gruplarının desteğini almanın yeterli olabileceğini belirtmektedirler. Hatta bu desteği almak için uğraşmayan partilerin iktidara gelemeyeceğini ya da uzun süre iktidarda kalamayacaklarını belirtirler. Yazarlar sınırlandırılmamış bir politik iktidarın bu tür grupları kayırma eğiliminin, milli geliri azaltıcı bir durum olarak nitelemektedirler (s. 88). İslam devletin sınırlarını ve görevlerini net bir biçimde belirlemiştir. Bir Müslüman İslam’ın Allah’ın emirlerini yerine getirmekle ilgili taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya devlet yapacaktır yahut da Müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve imkân verecektir. Buna göre devletin ya da siyasi iktidarın öncelikli görevi Müslümanlara, dinlerinin gereklerini yerine getirebilecekleri özgür bir ortamı sağlamaktır. Bunun dışında devletin ya da siyasi iktidarların toplumsal yaşama belirlenen kat’î hükümler dışında müdahalesi söz konusu olmayacaktır. Arzın denetlenmesi açısından ise Hz. Peygamberin pazarı dolaşması ve denetlemesi örneği üzerinden gidildiğinde merkezi devletin ya da yerel yönetimlerin pazara arz edilen malların standardının denetlenmesi ve mübadele işleminde 91 tarafların kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak gibi bir fonksiyonunun olduğu söylenebilir. Ancak bu kesinlikle arz sürecine bir müdahale değildir. 92 ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN KAYNAKLARI: 1. Koyuncu, N. (2007). İslam-Osmanlı Hukukunda Devlet Kavramı, Üniversite ve Toplum, Cilt 7, Sayı 3. 2. Savaşan, F. (2012). İki Başarısızlık Arasında Kamu Ekonomisi, Sakarya. 93 CIP - Katalogizacija u publikaciji Nacionalna i univerzitetska biblioteka Bosne i Hercegovine, Sarajevo 330.101.541 DURSUN, İbrahim Mukayeseli temel ekonomi / İbrahim Dursun. - Sarajevo : Dobra knjiga, 2016. – 93 str. ; 20 cm ISBN 978-9958-27-290-5 COBISS.BH-ID 22906630

Judul: İbrahim Dursun Mukayeselİ Temel Ekonomİ

Oleh: Ibrahim Dursun


Ikuti kami